4 Ekim 2022

Turgut GÜLER

Bursa başta olmak üzere, “yeşil”e alem bilinen vatan köşelerimizde, asırlara meydân okuyan ulu çınarlar, târîhe yardım etmenin çok ötesinde, bizâtihi “târîh”sıfatıyla zamânı süzüyorlar.

Ağaçtan konuşmasını beklemek, ne derecede sâfiyâne görünse de, insan fıtratının mûcize ve esrâra meyli ortada iken, ağaç hâricinde daha yığınla “intak”personeli var.

Canlı, cansız bütün mahlûkât ve eşyâ, târîh yolculuğunda “şâhit vagonu”na oturmuş, söz sıralarını bekliyorlar. Ne var ki, bu bekleyişin müddetini de, maalesef insan tâyin ediyor. İnsanın merhametine terk olunmuş bu şâhitler, asırlık suskunluklarını bir bozabilseler; Dünyâ’nın çehresi değişir.

Sözün gelişi, “Yassıada”adını taşıyan mekân, kendisi üzerinden savrulan yalan çuvallarını saklamaktan gınâ getirdi. Sık tekrâr ettiğimiz temennî cümlesini Marmara sularına yöneltip: 

“Yassıada’nın dili olsa da söylese...”

diye diye, yıllardır dilimizle berâber gönlümüz de yoruldu.

Bir memleketin, bahtını karartan fiske miktârı “Yassıada”hüznü varsa, başka hiçbir ayıp ve yüz karası vesîlesi aramayın. Neylersin, Türk insanının geçmişine de, geleceğine de kara elbîseler giydiren bir tek “Yassıada”bulunmuyor. Daha, sıraya girmiş bölük bölük hâile var.

Hamâsetin ucuzluğu, çoğu zamân trajiği saman altına gömüyor. Çınarların yaprak hışırtısı, esrârını hâlâ muhâfaza ediyor...

“Tâlim”ve “terbiye”tâbirlerinin, Millî Eğitim Bakanlığı’nın üst seviyedeki bir hey’et ve ünitesine isim olmalarının ötesinde, hiçbir vasfı ve mânâsı kalmadı. “Eğitim”ve “öğretim”diye başladığımız yolculuk, bizi bugün eğitimsiz, öğretimsiz bir noktaya getirdi.

Her işimizde olduğu gibi, maârif sistemine dâir mesâîde de, merkeze kolaycılığı ve sahteciliği koyduk. Şu ânda elimizde olduğunu zannettiğimiz okul, öğrenci, müfredât ve benzeri maârif sermâyesinin, içi boş bir mîrâsyedi kesesi hâline geldiğini, bilmeyen kalmadı. Fuzûlî, papağana konuşma tâlimi yaptırmaktan bahsederken:

“Eylesen tûtîye tâlim-i edâ-yı kelimât

Sözü insan olur ammâ, özü insan olmaz.”

diyordu. Peki, insanın sözü ile özünü, hangi yapıştırıcıyı kullanarak birleştireceksin? Günümüzün en mühim derdi, özden uzaklaşmış söz.

Bir vakitler, senetsiz bir cemiyetimiz vardı. Ticârî hayâtımızı, sâdece verilen sözleri dikkate alarak tedvîr ediyorduk. Şimdiki bin türlü senet ve çek sahtekârlığı, bu milletin bir asır önceki karakterine ne kadar yabancı!

Zanneder misiniz ki, Türk’ün bağrına saplanan hançer, yalnız bu mâlî kılıflı olandır? Ne gezer? Hangi sâhaya, hangi mevzûa dalsan, karşına aynı manzara çıkıyor.

Özümüzü kaybettik, sözümüz dikiş tutmuyor.

“Tâlim”den öğretim, “terbiye”den eğitim kuşları uçurduk, ama sînemizde târifsiz hüzünlerle baş başa kalan, muazzam bir boşluk ortaya çıktı.

“Söz ola, kese savaşı!”

diyen Yûnus’la:

“Sözüm odun gibi olsun, hakîkat olsun tek”

diyen Âkif, Fuzûlî’nin yanında dertleşiyorlar...

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: