Güncel Yazılar

Nilgün DAĞ

Anlatı tarzları içerisinde en hayranlık duyduğum ve hem okumaya hem de yazmaya heveskâr olduğum tür, biyografiler.Yani, bir hayatın kayıt altına alındığı eserler. Biyografi terimine “kendiliğinden, kendi kendine” mânâsındaki “oto/auto” ön ekinin getirilmesiyle oluşturulan otobiyografi ise, biyografinin biraz daha özel bir şekli olup bir kimsenin kendi hayatını anlattığı yazılardır. Öz yaşam öyküsü yani. Bir de hagiografiler var. Bunlar, azizlerin ve diğer kutsal kişiliklerin yaşamlarını anlatan eserlerdir. İki kişinin biyografisinin anlatıldığı eserler ve grup biyografisinin konu edildiği prosopografiler de hayli mühim vesikalardır. Bir figürün yaşamını veya yapıtını[1]ya da herhangi bir konuyu veya sorunu ele alan monografilerin de önemi haiz inceleme yazıları olduğunu unutmamak gerek. 

Biyografiler ve biyografi ilminin parçaları,aslında bir çeşit şecere çalışmasıdır. Politik bir figürün, entelektüel bir şahsın ya da bir sanatkârın fikri, hissi ve fiili evreninin oluşma ve mayalanma sürecini sunan, şahsiyet inşa etme sürecindeki köşe taşlarına yer veren dokümantasyon çalışmalarıdır. Ve ne yazık ki Türkçe yazında zayıf kalmış bir edebi türdür. Bunun çeşitli sebepleri vardır. Bir figürün, düşüncenin ya da meselenin şeceresini araştırmak sıkı bir arşiv çalışması gerektirir; ki, Türkiye’de kayda geçirme ve arşivleme konusunda ciddiyetsiz hatta keyfiliğe varan bir işleyiş söz konusudur. Belli bir sistem, disiplin ve metodoloji gerektirmesi de ayrı bir meseledir. Ayrıca biyografik çalışmaların her zaman bir tür tarafgirliğe, çarpıtma, karartma, küçültme veya yüceltmeleremütemayil olması da ciddi bir tehlikedir. Panoramik bir çerçeve ile genel bir tasnif ve sentez sunma mesuliyeti taşıyan bu tür monoblok metinlerin yoğun bilginin ve tecessüsün zevkiyle yazılması da mevzuun bir başka yüzüdür. Biyografik eser yazmanın temel güçlüklerinden biri de güç bir sanat ve zanaat gerektirmesidir. 

Yine de ümitvar olmak lâzım. Bir gün birileri iyi bir Camus ve Sartre düyografisi yazacaktır. Siyasal veya sanatsal bir akımın kurucu kadrosunun prosopografisini yapacak birileri mutlaka olacaktır. Hatta belki kıyıda kalmış, kadri bilinmemiş düşünce insanlarının yaşamları ve fikirleri kaleme alınacaktır. Belki zımnî bilgi hakkında monografik bir çalışma dahi ortaya konacaktır... 

Şifasız Bilgiler...

1

Kuantum dolanması, birbiriyle güçlü bir biçimde etkileşime giren iki parçacığın birbirine bağlı kalabileceğini açıklar. Parçacıklar uzamsal olarak birbirinden ayrı ve uzak düşse de birbiriyle etkileşir ve birbirini tanır. Parçacıklar arasında açıklanamayan ve saptanamayan bir bağlantı olur. 

Aşk da bir kuantum dolanmasını andırır. İki kişiyi birbirine dolanmış bir birlik duygusuna taşıyan bu duygu sayesinde çiftlerin enerji alanları rezonansa girer ve birbirleriyle bütünleşir. Birbirine bağlı ve dolanık bir fiziki gerçeklikte 7,5 milyar insanla dev bir dolanma partisi içindeysek şayet düşünce ufkumuzu aşk’la sınırlandırmasak iyi olur!...

2

Bir malzemenin işlenmesinde veya imalâtında bazı kusurlarla karşılaşılabilir. Bu kusurlar çatlaklar, boşluklar, gözenekler, kaynak kusurları...  veya bunların bir kombinasyonu olabilir.İşte bir malzemenin bu kusurlara nasıl ve ne ölçüde dayandığını gösteren parametrenin adı, “kırılma tokluğu”dur. Kırılma tokluğu, çatlak içeren bir malzemenin kırılmaya olan direncini ve mukavemetini ifade eden bir mühendislik terimidir. Kırılma ise atom düzeyinde başlayan, tane ile ilerleyen ve kırılma ile son bulan bir hadisedir. 

İnsan, aile, sülale, kavim/kabile/aşiret, millet, ümmet ve insanlığın hepsi! Bu katların her biri âlem denen kıymetli bütünün parçalarıdır. Bu parçalardan birinde meydana gelen kırılma diğerlerini peşinden sökün ettirir. Veya ekonomideki kırılmalar, toplumdaki birçok kırılmanın anahtarı işlevini görebilir ve sosyal, siyasal, hukuki birçok kırılmayı da ardı sıra tetikleyebilir. Her iki hâlde de kırılma tokluğunun ölçüsü “insan”dır!... 

3

Saramago’nun “Körlük” romanı, ustalıkla kurgulanmış iyi bir distopya örneğidir. Körlüğü görme yetisinin kaybı ile başlatan; ancak bunun toplumsal, politik ve ahlâkî bir probleme evrilişini anlatan etkileyici bir yapıttır. Saramago, körlüğü bir metafor olarak ele alır. Karanlık bir dünya kurgular ve körlüğün çarpıcı bir tasvirini yapar. Roman, trafikte seyir hâlindeyken bir adamın gözlerine beyaz bir perde inmesi ve aniden kör olması ile başlar. Bu beyaz körlük, göz teması ile bir salgına dönüşür. Hükümet, bu salgından etkilenenleri eski ve boş bir akıl hastanesi binasında karantinaya alır ve onlara bir mahkûm gibi davranır. Her nasılsa bir kadın, bu salgından etkilenmez ve o bembeyaz dünyanın tek gören gözü olarak körlere rehberlik eder. Ağır karantina koşulları nedeniyle zaman içerisinde nizam bozulur; ahlâk çöker; zulüm, istismar, şiddet ve kaos başlar. Hastalığın yayılması önlemez ve salgına yakalananlar gün be gün artar. Ancak her şey başladığı gibi ansızın biter. Önce trafikte gözlerine perde inen adamın, akabinde ise salgına yakalanan herkesin gözleri bir bir açılır ve herkes yeniden görmeye başlar... 

Kör olduk! Ve neden kör olduğumuz da belli değil. Ama hem istemli hem istemsiz körleriz, o net. Gözlerimiz bazı görüntüleri/kimseleri/hadiseleri... kolaylıkla yok sayabiliyor, bilmemeyi seçerek kasten kör kalabiliyor. Keşke geçici olsa!... 

4

Limbik, iknaya ve propagandaya açık bir sistemdir. Ve bilimsel-rasyonel argümanlara dirençlidir. Korteks ise, düşünme, algılama, hatırlama, bilinçli davranma, öğrenme, mantık yürütme gibi süreçlerden sorumlu olan ve daha ziyade rasyonel gerçeklere dayalı olarak işleyen bir alandır. Limbik anlık duygusal tepkilerle yol alırken korteks mantıklı ve rasyonel kararlar vermek için zamana ve düşünmeye gereksinir. Ama korteks ile limbik karşı karşıya geldiğinde kazanan ekseriyetle limbik olur. Bilhassa siyasette! Siyasette limbiği tetikleyen kazanır!...

5

İhmal sendromu, sağ hemisferin hasar görmesi sonucu ortaya çıkan nörolojik bir problemdir. Hastalar, nesnelerin sol yarısını göremezler. Önlerine konan tabaktaki yemeğin sol yarısına dokunmaz, bir çiçek resmi çizmeleri istendiğinde sol yarıyı çizmez, t-shirt giyerken sol kolu giymez, “women” kelimesi gösterildiğinde “men” olarak algılarlar. Bulundukları yerin, baktıkları yönün ve yürüdükleri yolun bir yarısı sanki hep karartma hâlindedir. Bir yarıda sanki hiçbir şey olmuyor gibi davranırlar. Oysa kör falan değildirler. Soldaki nesneleri işaret ederseniz görebilirler. Ama dikkatleri sağ tarafa fazla baskın olduğundan sol yana kayıtsız ve tepkisizdirler... 

İçtimaî hayatımız, ihmal sendromlu hastaların durumuna benzer. Yaşadığımız ülkeyi Ortadoğu bölgesinde liderlik vasfı kazanmış bir devlet olarak görmek isteyenler, ülkesini İslamiyet’in hamisi olarak düşleyenleri görmez; Turan mefkûresinin husulünün mümkün olduğu bir Türkiye hayaline sevdalanmış olanlarsa, Avrupa standartlarında bir memleket özlemi çekenlerin farkında olmaz...

 

[1]Monografiler, biyografilere nazaran daha ayrıntılı ve geniş çalışmalardır. 

Medeniyet Tasavvuru

Mehmet BULUT
Ahlak ve İktisat

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

19749158