26 Eylül 2022

Mehmet MAKSUDOĞLU

O bölge için, önce “Suriye” denilmesi  yanlış ve yanlış üzerine diğer yanlışlar getiriliyor.

O bölgeye, yâni, bugün Sûriye denilen kısıma, Filistin, Lübnân, Ürdün ile hep birlikte Bilâduş Şâm deniliyordu, adı öyleydi. Ne zaman? En az bin dörtyüz yıldanberi. Unutulmasın ki, bu son on dört asır, yüzyıl, günümüz milletlerinin şekillendiği, kimliğinin belirlendiği çağdır, günümüz yapısının temelidir. Şâm bölgesi içinde Ürdün, Lübnân, Filistin diye yöreler vardı. 

Avrupa’lı gâvurlar (gâvura ‘gâvur’ demek 1856 da yasaklanmıştı, ama, artık o yasağı koyanların hükmü yok; onun için gâvura ‘gâvur’ diyebiliriz, hakaret kastımız da yok, kafa karışıklığını önler) evet, Avrupa’lı gâvurlar, yeni tabirle gayri müslimler, İslâm hâkimiyetindeki o bölgeye Şâmdemediler, İslâmdan bilmem kaç yüzyıl öncedenberi orada bulunan Süryânîleri unutturmamak için olmalı, inatla, şeytanca isrârla, Syriadediler, harîtalarda o ismi kullandılar, kitaplarında Syria diye söz ettiler. Kısacası, o İslâm bölgesi, Avrupa’lının kafasında hep “Syria” olarak yaşadı, kaldı. O bölge, onlara göre, Müslümanların istilâsında idi. Birinci Dünyâ Savaşı sırasında, İngilizler 1917 de o bölgeyi işgal ettiler, sınırları cedvelle çizilmiş bir devlet olarak ortaya Suriye çıktı. Orada asırlardanberi yaşayan ezici çoğunluğu Arap ve Müslüman olan insanlara da “Suriyeli” denildi. İnsanlara yeni kimlik uydurulmuş oldu.

Sekiz yıldanberi süregelen savaş felâketinden kaçabilenler Türkiye’ye geldi. İslâm bakış açısından muhâcir olan bu insanlara, medyamız“sığınmacı” sıfatını uygun gördü. Tamam, içlerinde az sayıda gayrı müslim de var ama, kahir ekseriyet Müslüman. Kur’ân-ı Kerîm’de “Müslümanlar ancak kardeştir” buyruluyor. Yâni, Türkiyede yaşamakta olan Müslüman, gelen Müslüman kardeşine yardım etmek durumundadır. 

Günlük politika çekişmeleri, ufak hesaplar yüzünden Müslümanların bâzısı, pusulayı şaşırmış durumda; medyanın etkisiyle Muhâcir kardeşlerine karşı olumsuz düşüncelere, davranışlara kapılanlar oluyor.

Gelenlerin pek çoğu Müslüman, Sünnî Müslüman. Türk Alevîlerin, gelen Muhâcirlerle meselesi de olamaz; Hazret-i Ali’yi ve Ehl-i Beyti sevmeyen, saymayan Sünnî Müslüman yoktur. Ha, bir de Medyada çöreklenmiş gizli Nasturî’ler vardır; vatandaşımız oldukları için Türk isimleri taşırlar, inançlarını gizlerler veya hiç bahsetmezler. Suriye’de darbe ile başa geçmiş olan Nasturîlere yakınlık duyarlar ve onlara taraftar olurlar. Bizde de Hatay ve o yörelerde Nasturî vatandaşlarımız vardır; onlar kendi hâllerindedirler de, medyadaki, politikadaki Nasturîler problemlidir; büyük vatandaş kitlesi ve dünyâ görüşü ile mücâdele hâlindedirler. Dîne, İslâma karşıdırlar veya soğukturlar; çünkü, ‘dîn’ diye bildikleri, Ay’ın, Hazrret-i Ali olduğudur. Okuyup bir yerlere gelince de, büyük kitleyi aydınlatmak adına,  dinden uzaklaştırmak için ellerinden geleni yaparlar. 

‘Nasturîler de Alevîdir’, diye düşünenler için hatırlatalım : Nasturîler, Hazret-i Ali’ nin Ay olduğuna, Ay’ın Hazret-i Ali’yi temsil ettiğine inanırlar. İsteyen, istediği gibi inanır; kimsenin bir diyeceği olamaz. İşâret ettiğim nokta,  Nastûrîlerin Alevîlikle ilişkilerindeki bu özelliktir. Türk Alevîlerin böyle bir inancı olduğunu sanmıyorum.

Sünnîler, bilgili olanları, Hazret-i Ali anılınca ‘Kerremallahu Vechehu’ derler;   (Hazret-i Ali, putlara hiç tapmadığı için) : ‘Allah yüzünü şerefli kıldı’ demektir. Yine Sünnîler, Hazret-i Ali anılınca, ‘Radiyallahu anhu’ (Allah ondan râzı olsun) derler, Hazret-i Ali’ye saygı duyarlar. Hızır Hayreddîn Paşa’nın sancağında, altı köşeli Mühr-i Süleymân ve Zülfikaar (Hazreti Ali’nin kılıcı) vardır.

(Resmen Tanzîmât’la 1839da başlamış olan Kültür İstilâsının sonucu olarak, içimizden bâzıları da Preveze’de 28 Eylûl 1538 de, başında Andrea Dorya’nın bulunduğu Haçlı donanmasını yenen bu kahraman denizcimizi DÜŞÜNMEKSİZİN düşmanlarının taktığı isimle, (Barba Rossa = kırmızı sakal) ‘Barbaros’ diye anmaktadır.)

Nasturîler, kendi halkından yüzbinlercesini öldürmüş olan, Suriye’nin başındaki diktatör, kana doyamayan Beşşar’ı tutarlar. Futbol takımı tutar gibi parti tutan, medya kölesi safdillerimiz de bu fesatçılara uyarak, yurtseverlik yaptıklarını sanırlar. 

Suriye konusunda, Türk Devleti kendine yaraşanı yapmaktadır; diğer bütün milletlere örnek olacak bir davranış sergilemektedir. 

Ne demişler : sel gider, kum kalır. Suriye hengâmesi, uzunca zaman alsa da, sonunda bitecektir. Târihte, Türk Milleti’nin bu konudaki şerefli durumu, tutumu kalacaktır.

Batı’lılar, (Amerika, İngiliz’in uzantısıdır, Rusya ise mâlûm) bir yandan Suriye’yi işgal eder, sivil halkı öldürür, öbür yandan, ülkesini terkedip Türkiye’ye kaçabilenleri de Avrupa’ya, Batı’ya almamak için çırpınırlar! Ve …   medenî geçinirler! Bize akıl öğretmeğe kalkarlar. Batılının ulaştığı vahşet, barbarlık seviyesine, en vahşî sanılanlarbile ulaşamaz! 

Yirmibirinci Yüzyıl, Batı Medeniyeti’nin iflâsını haykırmaktadır! 

10 Ağustos 2019

Yazar Hakkında:

Mehmet MAKSUDOĞLU

Mehmet MAKSUDOĞLU

Mehmet Maksudoğlu, Eskişehir’de Kırım kökenli bir âile içinde doğdu. İnkılâp İlkokulunu, Eskişehir  Lisesini ve Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesini bitirdi. İzmir İmam-Hatîp Lisesi’nde Meslek Dersleri Öğretmeni olarak Arapça, Farsça, İngilizce ve Hadîs öğretti. Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nde İslâm Târihi Asistanı oldu. Tunus’ta doktora tezi ile ilgili malzeme topladı, dilbilgisini bildiği Arapça'nın pratiğini yapmak imkânını buldu. Dördüncü sınıfına kabûl edildiği Burgiba Yaşayan Diller Enstitüsü Arapça Bölümü’nü bitirdi. Türkiye’ye dönüp İstanbul, Başbakanlık Osmanlı Arşivinde belge inceledi. "Tunus’ta Osmanlı Hâkimiyeti" konulu doktorasını verdi. İngiltere’de, University of Cambridge’de Faculty of Oriental Studies’de Türkçe öğretti, orientalistlerin nasıl yetiştirildiklerini gördü. Türkiye’ye dönüp Diyânet İşleri Başkanlığına bağlı olarak İzmit, Ankara ve İstanbul’da vâizlik yaptı. Marmara Üniversitesi'nde 1983 yılında Yardımcı Doçent, 1986 da Doçent ve 1995 yılında Profesör oldu. İzinli olarak gittiği Malezyadaki International Islamic Universty’de 4 yıl (1991-95) Târih ve Medeniyet Bölümü başkanlığı yaptı, Osmanlı Târihi öğretti. Orada iken yazdığı Osmanlı History adı geçen üniversite tarafından bastırılıp (1999) textbook olarak kullanıldı. Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nde bir yıl daha öğretim üyeliği yaptıktan sonra Eskişehir Osmangazi Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi kurucu dekanı olarak Eskişehire gitti. 2004-2005 öğretim yılında izinli olarak gittiği Kazakistan’ın Türkistan Beldesindeki Hoca Ahmed Yesevî Milletlerarası Türk-Kazak Üniversitesinde, Hollanda Rotterdam Milletlerarası İslâm Üniversitesinde bir dönem öğretim üyeliği yaptı.

Yazarın diğer makalelerinden: