7 Ekim 2022

“Söğüt”, Türk milletinin kaderinde fevkalâde mühim yer tutan muazzez bir mekândır. Aslında ona mekân demek, büyük haksızlıktır. XIII. asrın sonlarında, Türk’ün istikbâli bir atom çekirdeğinin içine nakşedilmiştir ve o çekirdeğin adı, “Söğüt”dür. Dünyâ’da, Söğüt kasabası kadar “söğüt” olmayı hak eden bir başka belde yoktur. Bizanslılar, buraya “Tebazyon” diyorlardı. İranlılar, “Hıtta-i Bîd”, Araplar da “Beldetü’s-Safsaf” adlarını, Söğüt için sarfetmişlerdi. “Tebazyon, Bîd ve Safsaf” kelimelerinin Türkçedeki karşılıkları “söğüt” demekti. Yâni, tam ortasından “Söğüt Çayı”nın geçtiği “Söğüt” beldesine, bizden önce verilen isimler de hep aynı yerde karâr kılmışlardı. Demek ki, buraya bakan gözler, “söğüt”ten başka bir şey göremiyordu.

Bugün cümle insanlığın ortak değerleri arasında gösterilen “Aspirin”in, damarları açma ve kan dolaşımını kolaylaştırma hassaları, her yerde konuşuluyor. Aspirin’in özünde, “asetilsalisilik asit” denilen bir madde vardır ve bu hârika ilâcın bütün hasletleri, o maddede toplanmıştır. 1897 yılında, Alman ilâç firması Bayer’in bünyesinde çalışan Felix Hoffman, asırlar önce Hipokrat (M. Ö. 460-370) tarafından fark edilen “salisilik asit” üzerinde çalışırken, “asetilsalisilik asit”i bulmuştu. Bayer firması, bu yeni asitin adını “ASA” şeklinde kısalttı ve yeni ilâca “Aspirin” ismi de buradan alınan ilhâmla verildi. Hem Hipokrat’ın, hem de Hoffman’ın hareket noktası olan “salix” sözü, Latincede “söğüt” mânâsına geliyor. Aspirin’e temel olan “asetilsalisilik asit”, tamâmen söğüt ağacından elde ediliyor.

Felix Hoffman’dan altı buçuk asır evvel, Söğüt’ü keşfeden ve bu kutlu mekâna yerleşen Kayı alplarını, ne kadar yüceltsek, onların rûhâniyetine ne kadar ilticâ etsek, az gelecektir. Söğüt’deki damar açma hassasını, Alman kimyâgerden 666 yıl önce gören ve Türk milletinin damarlarına yerleştiren Ertuğrul Gâzî ile Şeyh Edebâlî’yi ve bu iki ulu Türk kocasına omuz veren Oğuz cilâsunlarını, Karakeçili bacıyânı, Söğüt Çayı’nın başında, bir düğün, dernek veyâ toy vesîlesiyle bir arada tahayyül etsek de, hepsi bize mahsûs sazların refâkatinde, o meşhûr türküyü, onların mübârek ağızlarından dinlesek:

            “Söğüt’ün erenleri,

            Koyverin gidenleri.

            Âh, ne güzel baş bağlayor

            Söğüt’ün güzelleri

            N’aldırdın beni,

            Âh, gül iken soldurdun beni”

Burada bağlanan başın, bir gelin başı, bir Türk güzelinin duvağı olmaktan çıktığını, bütün bir Cihân’a âit olduğunu, ayrıca anlatmaya lüzûm var mıdır?

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: