26 Eylül 2022

Turgut GÜLER

Sultan Selîm-i Evvel, kırk iki yaşında Osmanlı Tahtı’na oturmuş, elli yaşında da vefât etmiştir. Sekiz yıllık saltanatına, mübâlâğasız seksen yıllık icrââtı sığdırmıştır. Babası Bâyezîd-i Velî’nin, Amasya’da Sancak Beyliği yaptığı sırada, 1470’de, bu şehirde Dünyâ’ya gelen Selîm, üç yaşının içindeyken, yine Amasya’da dedesiyle karşılaşmıştır.

            1473 ilkbahârında, Uzun Hasan’a mâtûf seferine çıkan İstanbul Fâtihi, Amasya’ya, oğluna misâfir olur. Fakat en çok torununu görmek emelindedir. Rivâyet olunur ki, Sultan Mehmed Hân-ı Sânî, Yeşilırmak kıyısındaki Şehzâde Sarayı’nda torununu kucağına alır ve minik Selîm’in burnunu kendi burnuna benzetir. Istanbul’la birlikte yepyeni bir çağın da kapılarını açan Büyük Türk’ün, kucağına alıp sevdiği torunu da, müstakbel Mısır Fâtihi’dir. Fâtih’in kollarında bir Yavuz sahnesi, ne kadar müstesnâdır, ne kadar tek başınadır. Oskarlar, Nobeller, Plutzerler, bu sahnenin yanında ne kadar çâresiz görünüyorlar.

            Sultan Bâyezîd-i Velî’nin ilk saltanat yıllarında Trabzon’da Sancak Beyi olan Selîm, hükümdârlıktaki büyük rakîbi Şâh İsmâil’i ürkütecek, şaşırtacak adımlar attı. Bugünkü Artvin toprakları, o zamân Şavşadistan diye biliniyordu ve Şâh İsmâil’in nüfûz sâhasında görünüyordu. Babasından alması gereken müsaade ve ruhsatı bile göz ardı ederek buraya sefer yapan Şehzâde Selîm, emrindeki askerin dilinde Selîm Şâh adıyla anılmaya başlandı. Bu isimlendirme, Şâh İsmâil’e yapılmış, mânâlı bir misilleme idi.

            Menkıbelere akseden, Şehzâde Selîm’in tebdîl-i kıyâfet ederek Safevî Sarayı’na kadar girdiğinden ve hattâ Şâh’la satranç oynayıp onu mat ettiğinden bahseden manzûm, mensûr rivâyetler vardır.

            Osmanlı Hânedânı’nda, hükümdâr olmuş üç Selîm olmasına rağmen, “Selîmnâme”adıyla şöhret bulan yazı nev’inde kastedilen Selîm, dâimâ Yavuz Sultan Selîm olmuştur. Pek çok Selîmnâme arasında, İdris-i Bidlisî ile Kemâlpaşazâde (İbn Kemâl)’nin kaleme aldıkları, daha bir öne çıktı. Bu arada Sa’dî Bin Abdü’l-Müteâl’in Selîmnâme’si de, dil özellikleri bakımından Dede Korkud tadındadır. Hem târîh yazıcılığının, hem de edebiyât târîhimizin müşterek semâsında, kuyruklu yıldız tarzında akıp giden pırıltılar arasında, Selîmnâmelerin çok özel bir yeri vardır. Neylersin ki, hemen her konuda olduğu gibi, bu Selîmnâme husûsunda da lâkayd kaldık. Ne zamân ki, Yahyâ Kemâl, bir edebî şâheser olan “Selîmnâme”yi kaleme aldı, tekrâr Sultân Selîm-i Evvel’in ihtişâmlı dünyâsına giriverdik. Eserin dibâcesi bile, yeni ufuklara kanat çırpmamıza yetiyor:

                        “Devr-i Sultân Selîm’i yazmak içün

                        Seyf-i meslûl kıldı hâmesini.

                        Halk Yahyâ Kemâl’e rahmet okur,

                        Gûşederken Selîmnâme’sini…”

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: