26 Kasım 2022

Ayşe SAMİHA

30 Ağustos 1922 târihi, Türk’ün Zafer Günü’dür ve Türk milletinin topyekûnunu bizzat ve pek yakından ilgilendiren şânlı bir gündür.

30 Ağustos günü pek tabiî ki, Türk’ü yakînen ilgilendirecektir, zîrâ Anadolu’yu işgâl etmiş olan Yunan ordusunun askerleri Türk’ün ataları Ertuğrul Gâzî, Osman Bey ve Orhan Bey’lerin mezârlarını çiğniyor, üç Osmanlı başkentinde Türkler’i aşağılıyordu. Yunanlıların 3. Kolordusu Anadolu’da konuşlanmışken, 4. Kolorduları da Trakya’da konuşlanmış, müttefiklerinin elinden almak için İstanbul’u gözetliyorlardı. 

Bu mâkus tâlihi, acıyı vatan şâirimiz Mehmet Âkif’in Bülbül şiirinin dizelerinde bugün dahi duyarız:

"Ne zillettir ki, nâkûs inlesin beyninde Osmân'ın; 

Ezân sussun, fezâlardan silinsin yâdı Mevlâ'nın! Ne hicrandır ki, en şevketli bir mâzi serâb olsun; 

O kudretler, o satvetler harâb olsun, türâb olsun! Çökük bir kubbe kalsın ma'bedinden Yıldırım Hân'ın; 

Şenâatlerle çiğnensin muazzam Kabri Orhan'ın!"

Tâ 1920’de İngilizler’in desteğiyle Yunan ordusu Anadolu’ya taarruz ettiğinde Türk ordusu Doğu ve Güneydoğu’da meşgûldü ve Türkler’in direnci sınırlıydı. Başta düzensiz birliklerle girişilen muhârebeler, daha sonra Mustafa Kemâl’in komutanlığında 26 Ağustos 1922 sabahı gürleyerek başlayan Türk topçusunun destansı mücâdelesi ile Anadolu’daki Helenist emperyalizm rüyasının sonunun da başlangıcı oluyordu. 

Neden destansı bir mücâdele derseniz, onu da modern savaş gözlemcilerinin yorumlarında göreceksiniz; zîrâ, onlar, hem silâh hem asker sayısı bakımından üstün olan Yunan-İngiliz ordusunun nasıl oluyor da böyle bozguna uğratıldığını anlamakta pek güçlük çekmişlerdir. Modern savaş yorumcuları biraz Türk’ün târihine baksalar idi, Mete Hân’dan, Atilla’dan,  Kılıçarslan’dan, Sultan Alparslan’dan, Koca Fâtih’ten dersler alıp Türk’ün neler yapabileceğini kestirebilirlerdi. Zîrâ, bu sefer de Türk ordularının başında yine bir Bozkurt, Mustafa Kemâl vardı!

Nitekim 1919 yılında Türkiye’de incelemeler yaparak burada kurmayı plânladıkları Ermeni Devleti hakkında bilgi sâhibi olmak için Amerikan Hükûmeti’nce gönderilen General James Harbord, 20 Eylül 1919’da Mustafa Kemâl’e; 

"Türk târihini okudum. Ulusunuz büyük komutanlar yetiştirmiş, büyük ordular hazırlamıştır. Takdîr ederim. Ama bugünkü duruma bakalım. Başta Almanya müttefikinizle birlikte dört yıl harbettiniz, yenildiniz. Hep bir arada yapamadığınız şeyi bu zayıf durumunuzda tek başınıza yapmayı nasıl düşünebiliyorsunuz? Kişilerin intihâr ettikleri zaman zaman görülür, bir ulusun intihâr ettiğini mi göreceğiz?"

Gâzî Mustafa Kemâl General’e teşekkür eder ve;

"Târihimizi okumuş, bizi öğrenmişsiniz. Fakat şunu bilmenizi isterim ki, biz emperyalist pençesine düşen bir kuş gibi yavaş yavaş, aşağılık bir ölüme mahkûm olmaktansa, babalarımızın oğulları olarak vuruşa vuruşa ölmeyi tercîh ediyoruz."

diye cevap verir. Onun bu cevâbı, her kelimesiyle zafer müjdeleri taşıyordu!

Zafer ile sonuçlanan mücâdele sonucu, 31 Ağustos 1922 günü, Yunan askerleri canlarını kurtarmak için İzmir’e doğru kaçmaya başlarlar. 26 Ağustos ile 30 Ağustos arası, 4 gün gibi kısa bir zamanda Başkomutan Mustafa Kemâl’in dehâsını görüyoruz. Gâzî, Türk’e hitâbettiği büyük Nutku’nda harekât plânını şöyle anlatır:

"Düşündüğümüz, ordularımızın ana kuvvetlerini düşman cephesinin bir kanadında ve mümkün olduğu kadar dış kanadında toplayarak, bir imhâ meydân savaşı vermekti. Bunun için elverişli bulduğumuz durum, ana kuvvetlerimizi düşmanın Afyonkarahisar yakınlarında bulunan sağ kanat grubu güneyinde ve Akarçay ile Dumlupınar hizâsına kadar olan alanlarda toplamaktı. Düşmanın en hassas ve önemli noktası orasıydı. Çabuk ve kesin sonuç almak, düşmanı bu kanadından vurmakla mümkündü.”

30 Ağustos Zaferi sonucunda, yurdumuz düşmanlardan temizlenir. Ankara’ya  gelen muzaffer Türk komutanı Mustafa Kemâl, Cumhuriyet’i kurmak için harekete geçer. Yapacak çok iş vardır.

Türk’ün zaferi üç büyük hânedânın emperyalist hırsını sona erdirir ve Avrupa’nın elfleri üzerinde pek çok etkisi olan politik sonuçlar doğurur. Atina’da benzer bir hareket oluşur. Askerî darbe ardından Kral Konstantin tahttan indirilir. Savaşı kaybeden bazı Yunanlı komutanlar, kaybetmeyi savundukları plânlarından dolayı cezalandırılırlar.

"Fıtrat değişir sanma, bu kan yine aynı o kandır, bu rûh yine aynı o rûhdur!" Nitekim, 26 Ağustos 1922’de Gâzî: 

"15 gün sonra İzmir’deyiz!"

der…

Ve Türk askeri 14 gün sonra İzmirde’dir. Yakın arkadaşlarına: 

"O da düşmanın hatâsı."

diyerek gülümser. 

30 Ağustos, her Türk’ü pek yakînen ilgilendirir. Bugün Ertuğrul Ata’sını ziyârete giden Türk çocuğu duvarlardaki kurşun izlerine iyi bakmalı. Onlar Anadolu yurdu üzerine emperyalizm eliyle kurulan Helenizm rüyâsının izleridir. Başkomutan Gâzî Mustafa Kemâl ve silâh arkadaşları ile Türk ordusu bu anlı şânlı, destansı mücâdelesi ile Anadolu’daki Helenist emperyalizm rüyâsının sonunun da başlangıcı oluyordu. Nitekim zaferi takiben Gâzî’nin:

"Türkiye Büyük Millet Meclisi Orduları! Bütün arkadaşlarımın Anadolu’da daha başka meydân savaşları verileceğini göz önünde tutarak ilerlemelerini ve herkesin akıl gücü ile yurtseverlik kaynaklarını kullanarak yarışmayı sürdürmesini isterim. Ordular, İlk Hedefiniz Akdeniz’dir, İleri!"

Emri ile şâhâ kalkan Türk askeri, anasının sütü gibi kendisine helâl olan vatan toprağını işgalcilerden kurtarır. 

Bu zafer ile İstanbul’un bağrına saplanan zito zito Venizelos” şarkıları susar, Anadolu’daki emperyalist Helenizm rüyası son bulur.

30 Ağustos Zaferi, bakınız kimleri ilgilendirmez ve kimler için acı bir haberdir:

"Helen ordusunun ön Asya’dan sürülmesi, medeniyetin ve Hristiyanlığın başına gelen en büyük felâketlerden biridir ve Avrupa ve Amerika târihinde kara bir lekedir." - The New York Times, 10 Eylül 1922.

Türk çocuğu târihini, kahramanlarını, zaferlerini-yenilgilerini ve düşmanlarını iyi okuyup bugünlere nasıl geldiğini, vatan toprağının ne demek olduğunu ve hiç bir maddî değer karşılığı satılamayacağını bilmek, anlamak zorundadır. 

Gâzî Mustafa Kemâl Atatürk, kahraman silâh arkadaşları ile gâzîlerimizle bu vatan için canını fedâ eden şehîdlerimize binlerce minnet, şükran ve rahmetle.

Kahramanlarımızın azîz rûhları şâd olsun! Türk’ün Zafer Bayramı Kutlu Olsun!

"Anadolu baştan başa Haç’a mezâr

Hilâl’e yurt oldu,

Yol gösteren, yine Bozkurt oldu…"

Ayşe Samiha

30 Ağustos 2019

Singapore

Yazar Hakkında:

Ayşe SAMİHA

Ayşe SAMİHA

Türk Milleti’nin târih yolculuğundaki en önemli menzillerinden, pek çok Osmanlı Sultanı’nın Dersaadet’in fethinden sonra bile sadrına başını yaslayıp sînesinde demlenmeye devam ettiği, Koca Sinan’ın “Ustalık eserimdir” dediği şâheseri kucağında taşıyan, pek çok tâlihsiz işgal ve acı günler geçirmiş de olsa, her akşam vakti batan ikindi güneşinin mahzun akisleriyle kederini dağıtıp Meriç, Tunca ve Arda üzerinden her dem yeniden doğan Edirne’de, dünyaya gözlerimi açmışım.

Çocukluk ve ilk gençlik yıllarım burada, yazları uzun ve sıcak, kışları bol karlı günlerde bahçeli ve bol kedili evimizde geçti. Erzurum’un soğuğunu aratmayacak cinsten soğuklar olurdu evvelden, saçaklar hep buz tutardı.

Fransızca ve İngilizce’yi burada orta öğretim sıralarında öğrendim. Anglo Francan ekolünü tâkip eden milli eğitim sistemimizin ilk hümanistler diye bize takdim ettiği İlâhi Komedya’nın yazarı Dante’yi de burada tanıdım, ilk gençlik şiirlerimi de yine burada yazdım. Hatta Trakya’nın ayçiçeklerine bakarak ilk resim denemelerimi de burada yaptım…

Günler akıp geçti ve on yedi yaşımda Pâyitaht’ın yolları göründü, yani üniversiteli olduk. Marmara Üniversitesi’nde yabancı diller; İngilizce ve ardından Nottingham Üniversitesi’nde “Eğitimde Liderlik ve Yönetim” alanında yüksek lisans eğitiminden sonra eğitimci olarak göreve başladım.

İnsan hayatında alın yazısı hükmünde gelişmeler olur. Bosna’ya taşınıp orada beş yıl yaşamak da öylesi bir tecelliydi benim için.  Birinci Cihan Harbi öncesi Rumeli’de at sırtında cenk etmiş cedlerimin diyârına geliş, dirilişe açılan bir kapı oldu; bir rahmet kapısı âdeta… Bosna’nın dağları, Boşnak Teyze’leri, mavi gözlü, sarı saçlı çocukları ile ele ele beş yılım geçti… Ve dağlarda öğrencilerimle yürüyüş yaparken gördüğümüz geniş bahçeli evinin tahta kapısında selâm verdiğimiz elma yanaklı Boşnak Teyzemi bugün hâlâ unutamam… Türk olduğumuzu duyunca ellerini vurup, “Durun!” deyip bahçesinden kopardığı elmaları bize ikram edişini de… Müteşekkirâne bir edâ ile “Türk askerleri bize savaşta çok yardım ettiler, buyrun, buyrun!” deyişini de…

İnsan yaşarken yaşadığı yerin dilini, kültürünü, âdetlerini de öğreniyor. İşte Boşnakça, Hırvatça ve Sırpça da artık dilimiz gibi oluvermişti bu topraklarda yaşarken… Sırt çantası ile adım adım Rumeli ziyâretleri esnasında Makedonca bile konuşur bulursunuz kendinizi ve hatta Bulgarcayla dahî anlaşabilirsiniz haritanın daha aşağılarına inince…

Rumeli’yi menzilim ve de ata diyârım diye bağrıma basmışken bir rüzgâr esti ve beni Güney Doğu Asya kıyılarına savurdu. Ammâ insanın kendi gök kubbesi, her nereye gitse peşi sıra gider, bırakmazmış onu… Öyle de oldu. Şimdi Singapur’da sekiz yıldır Japonlarla çalışıyor, eğitim programı ve öğretmenlikten arta kalan zamanlarımda bu diyarlara gelmiş atalarımın izlerini sürüyorum… Singapur’daki günlerimi elimden geldiğince Millî Kütüphane’nin müdavimi olarak geçiriyorum.

İnsan yaşadığı yerin dilini ve kültürünü de kolayca öğrenir demiştik ya, işte Japonca da şimdilerde tüm canlılığı ile hafızama zerk olmakta… Türkçe ile aynı aileden gelen Japoncanın kendi ülkemde yabancı dil dersi olarak okutulması gençlerimizin ve ülkemizin geleceği açısından hayırlı olacaktır diye düşünüyorum.

İşte târih boyunca kâh şarkın, kâh garbın dâvâsında önemli yere sâhip olan Trakların yurdundan çıkıp geldiğim bu ülkede kendi gök kubbemin hayaliyle, Türk’e dâir pek çok hâtıra ve hayatları, muson yağmurlarının gölgesinde kaleme alıyorum… Selâm olsun yurduma! Belki bir kuşkanadına takılıp gider selâmım ve Türk mimarlığının şâhikası olan Selimiye Camii’ne varır, oradan da Tunca, Meriç ve Arda boyunca köklerime, belki de cedlerime ulaşır, kim bilir?

Ayşe Samiha

 

 

Yazarın diğer makalelerinden: