25 Temmuz 2021

Canlıların Yaratılması

            Her canlı sudan yaratılmıştır. Canlı; çoğalan, büyüyen, beslenen, bir etkiye karşı tepki gösteren, çevrelerine uyan, yer değiştirebilen varlıklara denir. Bugün yeryüzünde iki milyon çeşit canlı yaşamaktadır. (Bu adedler değişmiş olabilir). Canlıların yapı taşı hücredir. Hücreler dokuları, dokular organları, organlar sistemleri, sistemler de bir araya gelerek canlı organizmayı meydana getirir.

            Yeryüzü şekillerinin tamamlanıp düzenine konulmasından sonra, yeryüzünde ilk canlıları yaratmıştır. Allah Teâlâ bütün canlıları sudan yarattığını haber veriyor. Buna göre hayat sâhibi varlıklar sudan neşvü nemâ bulmuşlardır. "İnkâr edenler görmediler mi ki, göklerle yer bitişik idi. Biz onları ayırdık ve her canlı şeyi sudan yarattık. Hâlâ inanmıyorlar mı?" (Enbiyâ, 21/30) "Allah her canlıyı sudan yarattı." (Nûr, 24/45)

            Birinci âyet, halk (yaratma) mânâsındadır, yâni sudan her canlıyı gerçek hayatla muttasıf yarattık. Bunu ikinci âyet te'yid ediyor. Suyun hayâtın başlangıcı ve canlıların maddesi olması ve bunun suya tahsis edilmesi, suyun canlıların en büyük maddesi oluşundan, ona çok ihtiyaç duymasından, ondan bizzat faydalanmasındandır.

            Bu genel sözün tahsisi gerekir. Çünkü melekler ve cinler de canlıdırlar, fakat sahih olan görüşe göre, sudan yaratılmış ve suya muhtaç değillerdir. Katâde (r.a), âyetin tefsirinde: "Her büyüyen şeyi sudan yarattık, demektedir. Çünkü hayattan maksat büyümedir" der. Şöyle de denilmiştir: "Sudan murad nutfedir. Melâike, cin, hattâ nutfeden olmayan yeryüzü haşerâtı gibi bâzı hayvanları (canlıları) da istisnâ etmek gerekir. (Âlûsi, Ruhûl-Meâni, c.17,34-37) İmam Ahmed (r.a)'in Ebu Hureyre (r.a)'den rivâyet ettiğine göre: Yâ Resûlallah dedim. Seni gördüğüm zaman gönlüm hoş, gözüm aydın oluyor. Bize şu “her şeyden” haber ver. Buyurdu ki: "Her şey sudan yaratıldı." (İbn Kesir, c.3, s.176-177)

            Hem nebâtî, hem de hayvânî hayat sudan başlamıştır. Zikredilen iki âyetten birincisinde (Enbiyâ, 21/30) "Hayy (hayat sâhibi, diri)" kelimesi geçiyor ki, bu çok şumûllüdür. Canlıların en basiti olan bitkiler de buraya girer. İkinci âyette (Nûr, 24/45) "dâbbe" kelimesi geçiyor. Bu kelime; yürüyen, hareket eden ve debelenen demektir. Şu halde bu ikinci âyet, canlıların hareketli olan hayvan ve insan kısmına şâmildir. Ayrıca insanın da sudan yaratıldığını bildiren âyet vardır: "Ve O, sudan bir insan yarattı da onu nesep ve sıhr kıldı. Rabbin her şeye gücü yetendir." (Furkan, 25/54)

            Cenâb-ı Hakk'ın yarattıkları, sayıya gelmez. Bu gerçekleri öğrenince, insan, Resûlullah (s.a.v)'in mü'minlerin annesi Cüveyriye binti'l Hâris'e öğrettiği tesbihâtın ne kadar geniş mânâlı olduğunu daha iyi anlıyor: "Yâ Rabbi! Seni mahlûkâtın sayısınca hamdinle tesbih ederim..." (Riyâzü's-Sâlihin, s.599:Veli Ulutürk. Kur'ân-ı Kerim'de Yaratma Kavramı, s.131)

İnsanın Yaratılışı

            Kur'ân-ı Kerim'de insanın yaratılışı öncesini anlatan âyetlerde ki tablo çok ilgi çekicidir. Orada insanın yaradılışına gerekçe olarak "Yeryüzünde bir halîfe vâr etme" gösterilir. İnsanı her yönden "bir halîfe olarak," varlar-varlık düzeninde yerini alması onu yaratmayı amaçlayan irâdenin sâhibi tarafından beyân edilir. Fakat daha önce yaratılmış olan varlıklar gurubu meleklerin, "halîfe" olması istenen insan için söyledikleri dikkate şâyandır: Melekler, halîfe insanın iki özelliğine bilhassa temâs ediyorlar: 1. Bozgunculuk yapmak, 2. Kan dökmek. Gerçekte Allâh'a gerekli olan işleri (övmek, takdis etmek v.b.) melekler yerine getiriyordu. Ama meleklerin bilmedikleri hususlar vardı, onları ancak Allah biliyordu. (Bakara, 2/30: S. Gölcük, Kur'ân'da İnsanın Değeri, s.8)

            Âdem (a.s)'in "halîfe" olarak isimlendirilmesinin iki mânâsı vardır:

  1. Âdem (a.s), bütün mahlûkatı temsil eder ama, bütün mevcûdât onu temsil edemez. Çünkü Allah Teâlâ, Âdem (a.s)'da bütün âlemleri cem etmiştir (toplamıştır). Bunlar; rûhâniyyât, cismâniyyât, semâviyyât, arziyyât, dünyeviyyât, uhreviyyât, cemâdiyyât, nebâtiyyât, hayvâniyyât ve melekûtiyyât âlemleridir. Âdem (a.s), hakîkaten bütün her şeyin halîfesidir. Allah Teâlâ "Ona ruhumdan üfledim" (Hicr, 15/29) buyurarak âlemlerde bulunan hiçbir kimseye yapmadığı ihsânı Âdem (a.s)'a yaptığını belirtmiş ve "And olsun ki biz, Âdemoğullarına çok ikrâm ettik" (İsrâ, 17/70) sözü ile bu mânâya işâret etmiştir. Bu husûsiyet sebebiyle bütün mevcûdât, ne Âdem (a.s), ne de Hak Teâlâ için halîfe olmaya lâyık görülmemiştir.
  2. Âdem (a.s) sûret ve mânâ açısından Allah Teâlâ'ya nâib ve halîfe olarak O'nu temsil edebilir. Sûret olarak, Âdem (a.s)'ın zâhirdeki varlığı, Allah Teâlâ'nın hakikatteki varlığını temsil eder. Çünkü, binânın, bânîsinin olduğuna delâlet etmesi gibi, insanın vücûdu da mûcidinin varlığına delâlet eder. İnsanın vahdâniyeti Hakk'ın vahdâniyetini, zâtı zâtını, sıfatları da sıfatlarını temsil eder.

            Mahlûkattan hiçbirisi için, Hak Teâlâ'yı, Âdem (a.s) gibi temsil etmesi mümkün değildir. Çünkü Âdem (a.s)'da toplandığı gibi Hakk'ın sıfatları hiçbir varlıkta toplanmamıştır. Allah Teâlâ'nın sıfatlarından herhangi biri, insanın kalb aynasına tecellî ettiği gibi, başka hiçbir şeye tecellî etmemiştir.

            Hilâfet ile kendi nefsini ve Allâh'ın bütün isimlerini bilen sâdece insandır. İnsan mânen Allâh'a nâib olur ve O'nu temsil eder. Şöyle ki: Âlemde, Allâh'ın nûruyla aydınlanıp, Hakk'ın sıfat nurlarını yeryüzünde Hakk'ın halîfesi olarak açığa vuracak insan lambasından başka lamba yoktur. Çünkü insan, Allah Teâlâ'nın nûrunu kabûle müsâiddir. İnsana kalb camı içerisinde verilen sır lambası, cesed oyuğu içerisinde bulunmaktadır. Kalb camı içerisinde rûh yağı vardır. Bu yağ, kendisine ateş değmese bile, akıl sıfatları yardımıyla ışık verir. Sır lambası içinde hafî fitili vardır. Allah Teâlâ yeryüzünde bir halîfe yapmak isteyince cemâl nûruyla insanın sır lambasında tecellî ederek bu nûrun dilediği kimsenin hafî fitiline ulaştırır. O takdirde bu kimsenin lambası Allâh'ın nûr ateşiyle aydınlanarak Rabbinden bir nur üzere olur. Nihâyet Allâh'ın refet, izzet, kahr, gazab ve intikam gibi sıfat nurları bunları hak edenlerde zâhir olur. Nitekim Hakk Teâlâ, Dâvud (a.s)'a: "Ey Dâvud, biz seni yeryüzünde (senden öncekilerin yerine) hükümdar (halîfe) yaptık..." (Sâd, 38/26) şeklinde nidâ buyururken, Habîbi Hz. Muhammed (s.a.v) için de: "O, mü'minlere karşı çok merhametli ve şefkatlidir" (Tevbe,9/128) övgüsünde bulunmaktadır.

            Yine Hak Teâlâ Hazretleri, Hz. Muhammed (Sav) ve mü'minler hakkında buyurmuştur ki: "Muhammed Allâh'ın elçisidir, onun yanında bulunanlar kâfirlere karşı şiddetli, kendi aralarında merhametlidirler." (Fetih, 48/29) Yukarıda anlatılan sıfatlardan hiçbiri, ne hayvanda ne de bir melekte görülmüştür. Çünkü bu sıfatlar insanlara hastır.

            Evet, Allah Teâlâ keremiyle bizi kulluğuna kabûl etmiş, bize hilâfet vazifesini vermiş ve hakkımızdaki hüsn-i niyeti sebebiyle, kulluğundan kopup rahmetinden ümid kesmememiz için meleklere: "Ben sizin bilmediklerinizi bilirim" buyurmuştur. Hilâfet, istidâd ve kâbiliyete dayanır. Bu istidâd ve kâbiliyet bizde bulunmakla berâber, meleklerde yoktur. Bu sebeple biz bu saâdetten gâfil olmamalıyız ve onu elde etmek için gerçek mânâda gayret göstermeliyiz.

            İşte, insanın yaratılışı konusunda Bakara Sûresi, 30. âyetini Ruhû'l Beyan'dan özetlemeye çalıştık. (Ruhû'l - Beyân, c.1, s.287) Şimdi genel bilgilere atf-ı nazar edelim.

            Cenâb-ı Allah yeri, yerdeki bütün canlı ve cansız varlıkları yarattıktan sonra, ifâde edildiği gibi, yaratmanın altıncı gününde (Kâf, 50/38), ilk insan ve ilk peygamber, beşerin atası Hz. Âdem (a.s)'ı topraktan yaratmıştır. İnsanın yaşaması için gerekli her şeyi yaratıp, yaşamaya uygun ortamı hazırladıktan sonra insanı yaratmıştır.

            Allah Teâlâ yaratmanın uzun altı devrinde her şeye en mükemmel şeklini vermiş, hattâ insan için toprakta enerji depo etmiştir. (taş kömürü, petrol, tabii gaz v.b. gibi). Bunlar milyonlarca uzun yıl süren yaratma çağlarında hazırlanmış ve müstekar şeklini almıştır. Bu kurulu nizâma idâreci, hâkim ve halîfe olmak üzere Yüce Allah insanı yaratmıştır. Elbette bütün bunlar bir gâyeye yönelmiş icraatlardır. İnsan bu yaratıkların en sonuncusu ve en mütekâmilidir. Bu kurulu kâinat insanın hizmetine verilmiştir.

            Allah (c.c) insanı topraktan yaratmıştır. Bu gerçek pek çok âyet-i kerimede ifâde buyrulur. "O'nun âyetlerinden (sonsuz gücünün işâretlerinden) biri, sizi topraktan yaratmasıdır. Sonra siz (yeryüzüne) yayılan insan(lar) oluverdiniz." (Rûm, 30/20:Şu âyetler de insanın topraktan yaratıldığını belirtir: Âl-i İmrân, 3/59: Kehf, 18/37: Hacc, 22/5: Fâtır, 35/11: Mü'min, 40/67) İnsanın topraktan yaratılması da uzun tekâmül devreleri geçirmiştir. Ebû Mûsâ'l- Eşâri'den rivâyet edilen bir hadîs-i şerif şöyledir.

            "Doğrusu Allah Âdem'i arzın her tarafından aldığı Bir kabza (avuç) topraktan yaratmıştır. (Bundan dolayı) Âdemoğulları toprağın miktarına göre (vücûda) gelmişlerdir. Onlardan kırmızısı, siyahı, beyazı ve bunlar arası (renkte olanları) vücûda gelmiştir. Yumuşak huylusu, sert huylusu, kötüsü ve iyisi (vücûda) gelmiştir." (Ebû Dâvud, H.No. 4693. Taberî, Tirmizî, Müslim ve Ahmed; Müsnedinde. Ayrıca bknz: Hulâsatü'l – ahbâr,s.27) Bu hadîs-i şerîf; insan vücûdunda yeryüzünde mevcut yüz üç elementin (makro element ve mikro elementlerin) çoğunun (80 kadar) az veyâ çok değişik oranlarda bulunduğunu bildiren biyolojik gerçekle daha iyi açıklanmaktadır. (Tercüme, Dr. Altan Günalp, Biyokimyâda Modern Konular, s.5-10)

            Modern ilim, insan vücûdunun, yeryüzünün ihtivâ ettiği elementleri kendisinde topladığını isbat etmiştir. Toprağın taşıdığı elementler şunlardır: Karbon, oksijen, hidrojen, kükürt, azot, kalsiyum, potasyum, sodyum, klor, magnezyum, demir, manganez, bakır, iyot, florin, kobalt, çinko, silisyum ve alüminyumdur. Toprağı meydana getiren bu elementlerden, insanda da değişik nisbetlerde yer aldığını görüyoruz. Bu nisbet topraktan toprağa değiştiği gibi, insandan insana da değişmektedir. Fakat yine de bunlardan birer parça hepsinde bulunmaktadır.

            İnsanın yaratılışındaki cevher, maddî ve mânevî sûretinde, yâni bedenî terkibinde ve mânevî huy ve kâbiliyetlerinde tesirini gösteriyor. Cinlerin yaratılışı konusunda ifâde edildiği gibi, toprağın cevherinde, ağırlık, sükûnet, yumuşaklık, sebad ve teennî vardır. Bu özellikler insanların mânevi sûretlerinde tecellî etmiştir.

            İnsanın topraktan yaratılışı da çeşitli safhalar arz eder. Ki, Kur'ân-ı Kerîm bunları değişik âyetlerde açıklar. Topraktan başlayan yaratılış, çamur hâline gelir. İnsanın yaratılışındaki bu çamur safhasını ifâde buyuran pek çok âyet vardır: "Rabbin meleklere demişti ki: Ben çamurdan bir insan yaratacağım." (Sâd, 38/71:Ayrıca aynı konu için bakınız: Secde, 32/124: En'âm. 6/2: A'raf, 7/12: Sâd, 38/76: İsrâ, 17/61) İnsanın maddesi çamur, bu safhada iken yapışkan bir şekle giriyor, bir sülâle, bir hülâsa (çamur özü) hâline geliyor: "... Biz kendilerini yapışkan bir çamurdan yarattık." (Sâffat, 37/11) "Andolsun ki biz insanı çamurdan (meydana gelen) bir süzmeden yarattık." (Mü'minûn, 23/12)

                    Bu âyette geçen "sülâle" kelimesi müfessirlerce, bulanıklık arasından süzülmüş çamur hülâsası, (Beydavî Tefsiri, s.2,s.104), bir şeyden sıyrılıp çıkarılan bir netice (Rûhû'l Meâni, c.13,12) olarak izah edilir. Çünkü sülâle aslın değil, ondan çıkarılan hülâsanın ismidir. İşte insan yaratılış mertebelerinde önce böyle çamurdan sıyrılıp süzülüp çıkarılan bir sülâleden yaratılmıştır. (Hicr, 15/33: A'raf, 7/11: Hicr, 15/28. âyetlere bakınız.) Bu çamur kalıp hâline gelebilmesi için yapışkan bir mâhiyet alır: "...Biz kendilerini yapışkan bir çamurdan yarattık." (Sâffât, 37/11) Şu halde "hamer-i mesnûn" terkibinin geçtiği âyetler, hem insanın şekil verilmeden önceki cıvık hâlini, hem de salsâl ki, onun sıfatı olarak sûret verilmiş kuru çamur hâlini ifâdeye muhtemeldir. Çünkü "salsal" ateş dokunmamış kuru çamur, vurunca ses çıkarır ve tınlaması işitilir, (Tefsiri't-Taberî, c.1, s.3056: Rûhûl-Meâni, c.14,s.33-34) pişmemiş, çiğ, kuru çamur demektir ki, pişmiş olursa tuğla, kiremit gibi fahhâr olur. (İbn-Kesir, c.2, s.3056)

            Bu safhâlarda uzun zaman geçtiğini hadîslerden anlıyoruz: "Allah Âdem'i cennette sûretlendirip de dilediği kadar onu terk ettiği zaman, iblis onun etrafında dolaşmaya ve onun ne olduğuna bakmaya başladı. Nihâyet içinin boş olduğunu görünce, onun nefis temâyüllerine hâkim olamaz bir hilkatle yaratılmış olduğunu anladı." (Sahih-i Müslim, c.8)

            Bu merhalede şekil verilmiş "salsal" kurumuş çamur, iyice kuruyarak kiremit gibi ses verir hâle gelmiştir. "İnsanı ateşte pişmiş gibi kuru çamurdan yarattı." (Rahmân, 55/14) Yâni ateşle pişmiş değil, ateşte pişmiş kiremit ve tuğla gibi tın tın ses verecek derecede kurumuş hâle gelmiştir.

            Bu safhada artık insanın terkibi ve tesviyesi tamamlanmış, sıra bir başka yaratılmış olan "ruh üflemeye" gelmiştir: "... Sonra onu bambaşka bir yaratık yaptık..." (Mü'minûn, 23/14: Sâd, 38/71 ve Secde, 32/9. âyetler de bu mânâyı muhtevîdir.) İnsan, ruh üflenince canlanıyor ve söz anlar duruma geliyor. İnsan ancak bu safhada hitâb edilmeye lâyık, değerli bir varlık hâline geldiği için, Allah Teâlâ bu âyette muhâtab (ikinci şahıs) olarak ona hitâb ediyor.

            Gerek ilk insanın ve gerekse insan neslinin ana karnında, bu merhale merhale yaratılışına açıkça işâret eden âyetler de vardır: "Oysa O, sizi çeşitli merhaleler hâlinde yarattı." (Nûh, 71/14: İnşikâk, 84/19. âyete de bakınız.) Taberî ve İbn Kesir, Nûh, 14. âyetindeki tavırları ceninin ana karnında geçirdiği safhalar olarak tefsir etmiştir. Âlûsi, Beydavî ve Ebu's-Suûd, önce unsurlar, sonra gıda hâline gelen bileşikler, sonra nutfe ve müteâkib safhalar şeklinde izah etmişlerdir.

            Her ferdin, Âdem (a.s)'ın yoktan vâr edilmesinde bir hissesi vardır. Çünkü Âdem (a.s), cinsinin diğer fertlerini ihtivâ edecek bir numune-örnek olarak yaratılmıştır. Onun böyle yaratılması, furu’undan her ferdin aynı şekilde yaratılması demektir. Birçok âyette Allah Teâlâ'nın: "Sizi topraktan yarattı..." (En'âm, 6/2: Kehf, 18/37: Fâtır, 35/11: Mü’min, 40/67) buyurması, Âdem (a.s)'ın yaratılışını, bütün neslinin yaratılışını da icmâli olarak ihtivâ etmesindendir. (Rûhû'l-Meânî, c.16, s.70)

Bu yazarın diğer makaleleri