Güncel Yazılar

Nilgün DAĞ

Bu haftaki yazının alt başlıkları, bütünlüklü bir küme oluşturma fikrine itiraz yükseltti ve birbiri için temel olma/sağlama önerisini reddetti. Ortaya monadik olarak nitelenebilecek aşağıdaki aylak fikirler çıktı...

Türkiye’nin İstifa Sosyolojisi

Türkiye’de istifa olgusuna dair bir bilgi, inanç, ahlâk, gelenek ve kültür kompozisyonundan bahsetmemizgüçtür. Türkiye sosyolojisinde istifa gibi ilkesel bir tavır zorunlu değildir çünkü. Üstelik istifanın bir hizmet değil, hezimet olduğu algısı yerleşiktir. Ayrıca yenilmek, başaramamak, pes etmek gibi mânâlar taşıdığı kanaati de pek yaygındır. Tamahkârlık, hubb-u cah, hırs-ı şöhret, enaniyet... gibi şahsi ihtiras ve menfaatler istifayı bir seçenek olmaktan uzaklaştıran marazlardır. Ve kamu yararı için çalışma ve hizmet etme mesuliyetinin yerine hakimiyet kurma anlayışının ikâme olması da istifayı ihtimal dışı bırakan mühim bir faktördür... 

Hulâsa istifa, toplumumuzda voltajı düşük bir şebekedir. İş ahlâkı bakımından desteklenen bir normatif zemine ve içeriğe de sahip değildir. Sosyokültürel açıdan verili bir durumu da yoktur. Üstelik sosyal kontrol mekanizması işlevi de zayıftır. Ve ne yazık ki toplumsal ve kurumsal bağlamda arkasında ahlâkî bir ideal de bulunmamaktadır...

Türkiye’de Etkileşim Ritüeli

Georg Simmel, “etkileşimler bir toplumun atomlarıdır” der. Bu sözün hikmetine binaen toplumsal repertuarda tanımlı olan etkileşim düzeninin o topluma ilişkin çok sayıda parametre sunduğunu söylemeliyim. Ve toplumdaki örgütlenme biçimi, birliktelik ve beraberlik formu, ilişkiler ağı, eylem mantığı gibi o topluma ilişkin birçok öncül hakkında epey bir bilgi verdiğini de... Mesela hemşerilik, komşuluk, particilik gibi müşterek kanallar üzerinden yaratılan etkileşim dinamiği, Türkiye’de bir realitedir. İnsanların birbirine karşı yoğun bir bilişsel mesai içinde olması ve hermenötik ufkunun patolojik seviyede geniş olması Türkiye sosyolojisine has bir hakikattir. İnsanların azami bir güvensizlik ama mutlak bir garanticilik eğiliminde olması ise adeta toplumsal bir moddur...

İnsanaltı bir konum: Kötülük 

Bazıları için kötülük iradi ve bilinçli bir seçimdir; ki, onlar “iyi” eksiği olan doğal kötülerdir. Kimi insanlar, murat ettikleri netice husule gelmedi diye meylederler, kötücül eylemlere. Bazı insanlar ise güç sahibi olduğunda tanışır, kötülük fikriyle. Kötülük, bazen bazı insanların içlerinde taşıdığı bir cevherdir; bazen de determinist bir tavrın doğal çıktısıdır. Her hâl ve şartta kötülük, pratik bir sorundur ve örgütlüdür. Hem ferdîdir, hem de içtimaî. Ferdî bağlamda bir kişilik bozukluğu olarak etiketlenir. Ama içtimaî açıdan ciddi bir sorun olarak görülmez. Ve hiçkimse ondan muaf değildir. Şayet kişi, kendisini iyi’de tutacak ruhsal duraklara da sahip değilse kötülük çok kolaydır. Bu kimseler için zor olan, iyi’de diretmektir. Ancak bazen bu da zordur. Bilhassa ehem-mühim ayrımı yapmak gerektiğinde! Öyle anlarda insan, iyilik yapmanın mı mühim yoksa kötülükten sakınmanın mı ehem olduğuna karar vermekte güçlük çeker. Bu durumda ferdî gücünün [bilgisi, vicdanı, ilkeleri, maddi gücü vb.] ne olduğu sorusu önemli hâle gelir. Ki, o güç insanı kötülükten koruyacak büyük bir servettir ve ne yazık ki çoğu kimse bunun farkında değildir...

Aylak bir hafta dilerim...

Medeniyet Tasavvuru

Mehmet BULUT
Ahlak ve İktisat

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

20708171