17 Ağustos 2022

Turgut GÜLER

Türklük mâdeni, öyle bir ocaktan çıkarılıyor ki, onun, değerinden en ufak bir zerre kaybetmesi mümkün değil. Tonyukuk Kitâbesi’nde, Türk’ün düşmanla çevrilmiş siyâsî coğrafyası anlatılırken: 

Düşman etrâfımızda bir baca idi, biz ateş olup bacadan çıktık!”

deniyor. 

Düşman yüzünden ateş olmayı unutmayan bu yüce millet, bu ateşi hep insanlık hizmetinde ve âbâd etme yolunda kullanmıştır. Bunun istisnâları varsa, adı üzerinde istisnâdır ve doku bozukluğundan meydâna gelmiştir; aslâ kaaideyi bozmaz.

Tıbbî mânâda doku bozukluğu, tabâbet ehlinin işi. Fakat sosyolojik mânâda böyle bir bozukluğun nelere yol açabileceğini tahmîn etmek, zor değil… Anatomik yapıda, doku bozukluğundan nasıl türlü türlü kanser illeti çıkıyorsa, topluluk hayâtımızda da tedâvisi imkânsız rahatsızlıklar beliriyor.

En küçüğünden başlayarak, kademe kademe bütün insan grupları, doku bozukluğunun tehdîdi altındadır. Tabiî ki, bu husûsdaki sağlamlık veyâ zayıflığın temeli âilede atılmaktadır. Türkiye’nin ileriye dönük hesap defterlerinde hep ön plâna çıkan ve artı hânesine yazılan “âile yapısının sağlamlığı”na dâir ibâre; bâzı durumlarda bizi pohpohlamaya yarayacak şekilde telâffuz ediliyor, bâzı durumlarda da ileriyi görmemizi engelleyen bir boş avunma vesîlesi oluyor. Açıkçası, her iki durum da objektif olmaktan uzak ve aleyhimize.

Anne ve babaya saygısızlık, dinî ve millî duygulara bîgâne kalış ve bunları isyâna, küfre malzeme ediş, -ne demekse?- “birey”olmanın ilk şartı olarak gösteriliyor.

Umûmî kabûl görmüş ve cemiyetin hayrına olduğuna karar verilmiş, bu özelliklerine istinâden tekrârında fayda ümîd edilen sosyal davranışlara töre diyoruz. Dikkat edilirse, törenin içinde, devletin işlerine ve otoritesine müdâhale, ortak çıkma gibi mânâlar yoktur. Töre çadırının altına girmiş her davranış, aynı zamânda devletin de tasvîbini almıştır. Bu yüzden; hem töre etiketi taşıyan, hem de devletin tâkibâtını celb eden hareket olamaz. Türk töresi esprisi içinde piyasaya çıkarılmak istenen töre cinâyetleri sözü, ne mânâya geliyor? Türk töresinin altını oymaya çalışan mürekkebi dışarıda makûlesinin, Türk’e kasdından uydurulmuş bir söz, bir kuru bühtan! Yoksa töre ile cinâyeti, bir arada tutmanın, başka ve mantıklı îzâhı olamaz.

En eski devirlerden başlayarak, cinâyet, Türk cemiyetinde hep adlî bir başlık altında görülmüştür ve devletin buna vereceği cezâ da, mukaddes bir makâma çıkarılmıştır. Töre varsa, cinâyet yoktur. Var diyorlarsa, doku bozukluğundandır… 

            

 

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: