Güncel Yazılar

Turgut GÜLER

Sultan Beşinci Mehmed Reşâd zamânında, İran Şâhı Ahmed, Türkiye’yi ziyârete gelir. İkbâlinin en şa’şa’alı günlerini yaşayan Enver Paşa, Pâdişâh’dan, iki hükümdâr arasında tercümanlık yapmasına müsaade edilmesini ister. Sultan Reşâd: 

“İki Müslüman devlet reisinin tercüman vasıtasıyla konuşmalarının ayıp”

olduğunu söyleyerek, Enver Paşa’nın teklîfini reddeder ve devamla: 

“Ben, derdimi Farsça anlatırım. O da zâten biraz Türkçe bilir.”

Der. 

Bütün Osmanlı şehzâdeleri gibi iyi bir saray eğitimi-öğretimi alan Beşinci Mehmed Hân, hem Şark edebiyâtına âşinâ, hem de çok iyi Farsça konuşurdu.

Kaç def’a ekranda gördükse, hemen hepsinde aynı hayıflanmayı geçirmedik mi? İslâmî ad ve başlık taşıyan nice konferans, toplantı, sempozyum, tercümansız konuşamayan liderleri buluşturuyor. Çok acı, ama Müslüman devletlerin başkan, kral, başbakan, bakan seviyesindeki temsîlcileri, daha ziyâde İngilizce konuşarak veya tercüman kullanarak anlaşıyorlar. Enver Paşa, iki hükümdârın arasına Farsça ile girmeyi teklîf etmişti. Bu bile, insana belli derecede rahatlık veriyor. Çünkü Farsça, İslâm daîresinin temel dillerinden biri.

İşin daha da dramatik noktası, Türk Dünyâsı ile ilgili. Müstakil veyâ muhtar Türk devletlerinin toplantılarında da Türkçe kenâra itiliyor. Orada da önce Rusça, o olmazsa yine İngilizce ön plâna çıkıyor.

Tercüme faaliyeti, elbette önemli ve muhteremdir. Lâkin pınarın suyunu kaynağında içmekle, uzağında tatmak arasında nasıl bir sâfiyet farkı varsa, konuşma ve yazıyı kendi kulağın ve gözünle duyup anlamanın kıymeti de öyledir. Araya giren tercüman, mütercim, berraklığı bozan unsurlardır.

Çok buhranlı, bâdireli bir dönemde devletin başına geçen Sultan Beşinci Mehmed Reşâd, yine oldukça karışık, girift hâdiselerin yaşandığı yılları velîahd şehzâde olarak idrâk etmişti. Buna rağmen taşıdığı şuûr, hem Türk’e, hem İslâma gurûr verecek ağırlıktadır.

“Nasıl büyük devlet olunur?”

diye soranlara, Sultan Reşâd çok şey öğretiyor. 

Büyük devletin, ölüm döşeğindeki şifâ kabûl etmez hâli dahî, “büyüklük”imajını muhâfaza ediyor. Osmanlı’nın selâmı ile Büyük Sahrâ’yı geçenlere hâlâ şaşanlar görülüyor. Hâlbuki bunda şaşılacak ne olabilir? Şaşanlara söylenecek kocaman bir “vay!”var.

İç sızlatan Kerkük hoyratlarından biri şöyle:

“Bir de vay!..

İkide vay!.. Birde vay!...

Bir derde men düşmüşem,

Desem vay!.. Demesem vay!..”

Bütün amel, muâmele ve hesâbımızın netîcesi, kocaman bir “vay!”.

Medeniyet Tasavvuru

Necati ÖNER
Niçin Felsefe?
Mehmet BULUT
Ahlak ve İktisat

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

23023633