1 Ekim 2022

Turgut GÜLER

Sultan Beşinci Mehmed Reşâd zamânında, İran Şâhı Ahmed, Türkiye’yi ziyârete gelir. İkbâlinin en şa’şa’alı günlerini yaşayan Enver Paşa, Pâdişâh’dan, iki hükümdâr arasında tercümanlık yapmasına müsaade edilmesini ister. Sultan Reşâd: 

“İki Müslüman devlet reisinin tercüman vasıtasıyla konuşmalarının ayıp”

olduğunu söyleyerek, Enver Paşa’nın teklîfini reddeder ve devamla: 

“Ben, derdimi Farsça anlatırım. O da zâten biraz Türkçe bilir.”

Der. 

Bütün Osmanlı şehzâdeleri gibi iyi bir saray eğitimi-öğretimi alan Beşinci Mehmed Hân, hem Şark edebiyâtına âşinâ, hem de çok iyi Farsça konuşurdu.

Kaç def’a ekranda gördükse, hemen hepsinde aynı hayıflanmayı geçirmedik mi? İslâmî ad ve başlık taşıyan nice konferans, toplantı, sempozyum, tercümansız konuşamayan liderleri buluşturuyor. Çok acı, ama Müslüman devletlerin başkan, kral, başbakan, bakan seviyesindeki temsîlcileri, daha ziyâde İngilizce konuşarak veya tercüman kullanarak anlaşıyorlar. Enver Paşa, iki hükümdârın arasına Farsça ile girmeyi teklîf etmişti. Bu bile, insana belli derecede rahatlık veriyor. Çünkü Farsça, İslâm daîresinin temel dillerinden biri.

İşin daha da dramatik noktası, Türk Dünyâsı ile ilgili. Müstakil veyâ muhtar Türk devletlerinin toplantılarında da Türkçe kenâra itiliyor. Orada da önce Rusça, o olmazsa yine İngilizce ön plâna çıkıyor.

Tercüme faaliyeti, elbette önemli ve muhteremdir. Lâkin pınarın suyunu kaynağında içmekle, uzağında tatmak arasında nasıl bir sâfiyet farkı varsa, konuşma ve yazıyı kendi kulağın ve gözünle duyup anlamanın kıymeti de öyledir. Araya giren tercüman, mütercim, berraklığı bozan unsurlardır.

Çok buhranlı, bâdireli bir dönemde devletin başına geçen Sultan Beşinci Mehmed Reşâd, yine oldukça karışık, girift hâdiselerin yaşandığı yılları velîahd şehzâde olarak idrâk etmişti. Buna rağmen taşıdığı şuûr, hem Türk’e, hem İslâma gurûr verecek ağırlıktadır.

“Nasıl büyük devlet olunur?”

diye soranlara, Sultan Reşâd çok şey öğretiyor. 

Büyük devletin, ölüm döşeğindeki şifâ kabûl etmez hâli dahî, “büyüklük”imajını muhâfaza ediyor. Osmanlı’nın selâmı ile Büyük Sahrâ’yı geçenlere hâlâ şaşanlar görülüyor. Hâlbuki bunda şaşılacak ne olabilir? Şaşanlara söylenecek kocaman bir “vay!”var.

İç sızlatan Kerkük hoyratlarından biri şöyle:

“Bir de vay!..

İkide vay!.. Birde vay!...

Bir derde men düşmüşem,

Desem vay!.. Demesem vay!..”

Bütün amel, muâmele ve hesâbımızın netîcesi, kocaman bir “vay!”.

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: