7 Ekim 2022

Turgut GÜLER

Fâtih Sultan Mehmed’e mâl edilen o klâsik cümleyi hatırlamanın tam sırası. Büyük Pâdişâh: 

“Nereye sefer düzenleyeceğimi sakalımın kılı öğrense, onu koparır atarım”

derken, yazılmış ve yazılacak “siyâsetnâme”lere hacim biçiyordu. 

Nitekim yine kendisi dışında kimsenin mâhiyetini ve hedefini bilmediği bir seferin, daha başındayken rûhunu teslîm eden “Ebu’l-Feth”, hâlâ târîhin parmakla gösterdiği müstesnâ yerde duruyor.

Başkalarının himmetiyle kotarılacak işten, kime hayır gelmiş ki, bize gelsin?.. “İstihbârat ortaklığı” gibi netâmeli sözlerin cilâ verdiği hâlet-i rûhiye, ne yaparsa yapsın, aczini örtemiyor.

İnsanın, şahsına âit düşünceleri ile milletine mahsûs fikriyâtı, kesinlikle aynı çizgiye oturtulamaz. Çünkü başta korku ve yılgınlık olmak üzere, şahsî hayatta normâl sayılabilecek psikolojik hâllerin, millî vâdide barınmasına cevâz verilemez. “Başkası ne der?”sorusunun, millet adına sarfı, tevili imkânsız bir gaflet davranışıdır. Milletin geleceğini, o millete yabancı korkuların ipoteğine koyarsanız, bu vebâlin altından kalkamazsınız.

Fâtih, İstanbul’u fethettiğinde, Doğu’da ve Batı’da bütün bir Dünyâ’yı karşısına almıştı. Ama o, daha fetih öncesinde bunu biliyor ve tahmîn ediyordu. Fethi tâkib eden âzamî on-onbeş yıl, Fâtih’in, karşısındakileri tesbih tânesi misâli ipe dizdiğine şâhit oldu. Hedefi, aradaki mâniâya rağmen vuran topu da, yüce ufuklu Fâtih icâd etmişti. Veyl o mâniâya... Bugünkü ufuksuzluğumuzun baş köşesine de top oturmuş, ama bu ayak topu!

Çanakkale Muhârebeleri’nde adını ebedîleştiren Ezineli Yahyâ Çavuş ve takım arkadaşlarının şehâdet şerbetini içişleri; o mevkie dikilen âbideye:

“Bir kahraman takım ve Yahyâ Çavuş’dular

Tam üç alayla burada gönülden vuruşdular.

Düşman tümen sanırdı bu şâheser erleri,

Allâh’ı arzû ettiler, akşama kavuşdular!”

mısrâlarıyla nakşedilmiş.

 

Çok dar, sınırlı sayıda bir grup insanın dışında kimseye açıklanmayan ve “sır”özelliği taşıyan mâlûmâta “ezoterik (ésotérique)”deniyor. Bir çeşit doktrin demek olan ezoterik bilgiler, daha ziyâde Bâtınî etiketler taşıyor. Bu sırra vâkıf olan, dolayısıyla da grubun aslî, faal üyesi kabûl edilen kişiler, artık “üstünlük”temin etmenin keyfi içinde, gayrıya tepeden bakma hakkını kazanmışlardır.

Sâdece Türk târîhinde ve el’ân Türkiye’de değil, hemen her devirde, her yerde ezoterik tavırları, cereyânları görmek mümkün. O vâdide soy ve coğrafya farklılığına pek bakılmaz, ama nedense, ezoterik topluluklar arasında İngilizlerin ayrı bir yeri, ağırlığı var. Kraliçe Victoria zamânındaki “Güneş Batmayan İmparatorluk”lâfının arkasında, gizli plânlar, pazarlıklar, lobi çalışmaları, milletler arası câsusluk hikâyeleri vb. - hakkıyla ezoterik - bir “hinterland” bulunmaktadır.

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: