25 Haziran 2022

Ömer Seyfeddin ile Türklük Şuûruna Dâir Hasbihâller

RÛMELİ’NİN FİGÂNINDA SELÂNİK’İ DUYMAK

1912 sonbahârı… Tam bir yaprak dökümü mevsimi… Kuzey Afrika’yı işgâl etmekle meşgûl Avrupa’nın İtalya’sının payına Trablusgarb düşmüştü ve Trablusgarb elimizden çıkmıştı… O gece Selânik sokakları Türk gönüllere daha bir yabancı, daha bir Frenk, daha bir el idi… Avrupa’nın riyâkâr medeniyet anlayışı ile masonluğun buradaki Türk hâkimiyeti üzerindeki yıkıcı etkisi, bir ressamın tablosundan ancak bu kadar mükemmel çıkabilirdi… 

Nasıl çıkmasındı? O bir asker olsa da aynı zamanda bir edebiyât öğretmeniydi de. Türk subayı hem düşmana karşı savaşmış bir gâzî, hem de Osmanlı Devleti’nin karşı karşıya kaldığı sıkıntılara, dertlere çözümler sunan bir münevver; bir düşünce ve aksiyon insanı, Rûmeli coğrafyasına, insanına ve olan bitene tanıklık eden bir şâhittir. Çekişmeler, ihânetler, ıztırâblar, basîretsizlikler arasındaki bunca çırpınış beyhûde olmamalıydı! Henüz harp fiilen başlamasa da ayak sesleri kulakları sağır edecek kadar yakındı. Ufukta yaşanacak acılar, gâfil avlanmış, göçlere zorlanmış, katledilmiş Türkler, açlık, yokluk, salgın hastalıklar bini bir para acılar vardı. Henüz İşkodra, Yanya ve Selânik bizimdi, ama yarın meçhuldü…

Âh güzelim Selânik! Âh Beyaz Kule! Daha savaşmadan teslim edilmeye hazır mıydın yoksa! Kıyıda taşları döven dalgalara bakarken, cebinden çıkardığı tütünlüğünden aldığı tütünü ağır ağır sardı ve çok derinden ciğerlerini dumanlı bir Selânik havası ile doldurdu koca yürekli Türk subayı… 

“Sen başına karalar bağla, Selânik Türk olmaktan çıkmış… Baksana etrafa!” dedi… 

Göklerde o meş’ûm geleceğin felâket sisi, gönüller âh, figanla dolacak! Olimpos Palas, Kristal Splandit Palas ve etrafdaki irili ufaklı gazinoların hepsi gayrimüslimlere âitti, cıvıl cıvıldı. Katolik Kilisesi’nin hâkim ve müstevlî çanı saat üçü vuruyor, hiddetli bir âhenkle, bâzen yavaşlayarak, bâzen coşarak devâm eden harîs tanîni karanlıklara yayılıyor, altınlı iktisat ve menfaat rûyâları gören müsterih Yahûdî mahallelerinin üzerinde dalgalanıyor, sonra ta yukarılara, mert ve sessiz Türk mahallesinin sık ve geniş çatılarına doğru yayılıyordu. Bunca yılın efendisi Türk, neden sessizdi? Müstehak mıydı bu olanlar yoksa? Hayır! Hayır! Sardığı cigarasını yakıp dumanını ciğerlerine doldururken, kendi iç dünyasında yaşadığı çekişmelerden sonra, meydanda biriken kadın ve erkeklerin kendi aralarında: 

“Yeni başlayan harbi, düşman filosunun muzafferiyetini” 

konuşmalarına kulak kesilir.

Bu coğrafyanın altı asırdır hâkimi olan Türk, mertti mert olmasına elbette, ammâ şimdilerde bir yanda hızı arşa çıkmış olan etno milliyetçilik ile ötelenen, yalnızlaştırılan ve olan biteni sîneye çekercesine sessizdi Türk. Diğer yanda, Türk kimliğini saklamış ve ondan utanmış, mason localarının müdâvimi Türkler vardı… Tıpkı Kenan Bey gibi… 

Kenan Bey… Ecnebî ve levanten mahfillerde yetişmiş, Avrupa’da okumuş ve Avrupalı olmak için her şeyini fedâ etmiş, Türk olmaktan dahî esef duymuş Kenan Bey, Italyan Grazia’nın kocası, Primo Türk çocuğunun babası… Evlenmeden önce doğacak çocuklarının İtalyan kültürünce ve geleneklerince yetiştirileceğine dâir babasına söz verdiği İtalyan kızı Grazia… İşte Trablusgarb’ın işgâli haberini aldığı bu gece Türk’lüğünü inkâr ederek geçirdiği günlerin bir muhâkemesini yapar Kenan Bey, Türk subayının, yâni Ömer Seyfeddin’in kaleminde. Gece boyunca düşünür, kendinden tiksinir, utanç duyar. O değil miydi Türklüğü hakîr gören, yıllarca mason localarının müdâvimi, o medenî Batı’nın müdâvimi? İşte medenî Batı! Bir bir geri kalmış ülkeleri insanlık adına işgâl ediyor, insanları katlediyor ve sıra Anadolu’ya geliyordu! O gece hissiyâtının ağırlığı altında evine gidemez, otelde kalır Kenan Bey. Ertesi gün güneş pırıl pırıl doğmuş, tramvaya binmek yerine Beyaz Kule’ye kadar yürümek istemişti. Yolda insanlara dikkatlice bakar, şapkaları bile şendir bu insanların âdetâ. Tüccar kâtipleri, mağaza memurları, kendi kendilerine hayâlî bir ehemmiyet veren tatlısu frenkleri, hâsılı Türk’e düşman bu güruh sevinç içinde idi, neredeyse hâriçten biri gelse bayram var sanacaktı. 

Kezâ tramvaya bindiğinde de kondüktörün mevkiinde ayakta duran Kenan Bey farkeder ki, vagondaki hiç kimse Türkçe konuşmamaktadır. Biri kendisi, biri biletçi diğeri vatman olan üç kişi fes giymiş, hâriçte olanlar şapkalı, uzun entarili Anglo-Frankan ekolüdür. Tahammülü güç bu manzaraya kafasını çevirip dışarıyı seyre koyulur ammâ nâfile, heyhât! Dışarıda da manzara aynıdır. Selânik, bunca zamandır Frankan ekolünce gaspedilmiş ve Kenan Bey bunun ancak farkına varabilmiştir. Mutlu ve şen insanlar, yakın gelecekte Türk’ün başına gelecekleri bilmektedir. Tıpkı Kenan Bey’in karısı Grazia gibi…

Eve vardığında kendisini telâşla karşılar Grazia. Savaşın gölgesi düşmüştür ve o, ilk fırsatta çocuğunu da alarak İtalya’ya kaçmak ister. Grazia, Türklerin bilmediği harple ilgili bütün bilgileri ecnebîlerden öğrenmiş; İngiltere, Almanya, Fransa, hâsılı bütün Avrupalıların, bir yıl içinde Şark Mes’elesi’ni yâni Osmanlı’yı halledeceklerini öğrenmiştir. Dolayısıyla ortalık karışmadan buradan uzaklaşmak gerektiğini söyler. Onlar aralarında tartışa dururlarken evvelden gelişen olayları parkta oynayan ecnebî arkadaşlarından öğrenmiş olan Primo da kapı aralığından bu tartışmaya şâhid olur. Primo, karârını bir Türk çocuğu olarak vermiştir, yarım yamalak Türkçesiyle:

“Ben Türko!”

der… ve Türk olarak kalmayı, Türk olarak yetişmeyi tercîh eder.

“Büyük tecâvüzler, büyük felâketler daima büyük inkılâplara başlangıç olmaz mıydı?” 

İşte savaş, Kenan Bey’in silkinmesine, millî bilincinin uyanmasına vesîle olur. Selânik’te işittiklerinin, gazetelerde okuduklarının sahîh olduğuna akıl erdiremeyecek kadar zihni karışır. Nitekim Türklüğe yani “medeniyetsizliğe” karşı taassup derecesinde nefret duyan, Avrupa âdâb-ı muâşeretine vukûfuyla bilinen, Paris’te eğitimini tamamlamış Kenan Bey’in, “fazilet ve insaniyet” dışında tanıdığı bir değer yoktur. O harbi sevmez, “harp hayattır” diyen filozoftan da nefret eder. Savaşın sıkıntısını rûhunda hisseden Kenan Bey, insâniyete hizmet eden Avrupalılar’ın Afrika’da yaptığı sömürü ve katliâmları hatırlar. Onların Afrika’yı kendi aralarında paylaşmalarından sonra sıranın Osmanlı’ya geldiğini fark eder. İşte bugün İtalya Trablusgarb’ı işgâl etmiştir, “insaniyet” diyerek kendilerinden olmayanları ezmek, sömürmek için savaşa yeltenmiştir. 

Selânik, âh güzelim Selânik, ata diyârı, yürek yanığı Selânik… Etnik milliyeteçilik ile kaynayan Rûmeli’nde Türk milliyetçiliğinin ilk perçinlendiği yer. Ama ne yazık ki, geç kalınmış, Selânik çoktan ellerin olmuştur. 19. yüzyıl sosyal ve siyasî portresinde millî duruşun yoksunluğundan kaynaklanan bir millî trajedinin haberciliğini yapan birer öznedir Kenan Bey ve Primo Türk Çocuğu. Aynı zamanda uyanan, Türklük şuûruna varan insanları da temsil etmektedirler. Onlar Türklük şuûruna varmışlardır, ancak Selânik artık bir Türk şehri değildir. 

Edebiyatta epifani (Epiphany); “anlamaya varma, kavrayış, işin aslını görme, aslına rücû’ etme” veyâ “kafasına taş düşme” deyimi ile anlatılabilir. Kenan Bey’in kafasına âdetâ taş düşmüştür. Fikirler evvelâ hisler olarak tezâhür eder. Bir epifani oluşurken karakterin düşünmesi biraz zaman alır; bâzen bir akşam eve dönerken, bâzen yürürken, bâzen bir deniz kenârında. Ana karakter epifanyanın ışığı çarpana kadar sisler içinde yaşar, kafası karışıktır, düşüncelidir. Işık çarpınca, yâni anlama, uyanma oluşunca, ana karakter farklı bir yöne doğru ilerleyebilir. Shakespeare, bunu Hamlet’in son sahnesinde gerçekleştirir, kısa ve özdür. Hamlet bütün intikam hırsına rağmen, sonunda intikam alma hissinin insanca olmadığını anlar elbette, ama Claudius’u da öldürür. Geç bir anlamadır belki de ve bu trajedi karanlığının ortasında anlama, bir ışık ânıdır, tıpkı Primo Türk Çocuğu’ndaki Kenan Bey’in Trablusgarp’ın işgâli; savaş çıkması ile Türk olduğunu anlaması gibi. 

Asırlar boyunca Rûmeli coğrafyasında yoğrulmuş millî bünyemiz ve medeniyetimiz göz açıp kapayıncaya kadar elimizden kayıp gitmiştir. İster şuûrsuzluk, ister ihânet deyin, Selânik, bugün Türk için bir yürek yanığıdır. İnsanoğlu, yaşadıklarını nedense pek çabuk unutuyor. Bugün Rûmeli’nden kopuşumuzun üzerinden yüz küsûr sene geçmiş olsa bile, henüz dersini alamamış insanların davranış örnekleriyle sık sık karşılaşıyor, onlarla birlikte yaşıyoruz. Bugün millî duruş fukarâlığı, âdetâ bir virüs gibi hızla yayılmakta iken Türklük şuûrunu idrâk etmeye; kendimizi anlamaya öyle muhtâcız ki… Dün Selânik’in başına gelenler üzerinden bugünün olaylarını okumak gerek. Anlamak, uyanmak geç olmamalı, tam vaktinde, sâhip olduklarımızı kaybetmeden olmalı. Balkan Harbi’nde bir Türk subayı olan Ömer Seyfeddin, bizlere ulaştırdığı yüzlerce eseri ile kültür ağacımızın en muhkem dallarından biri olmuştur. Millî duruş fukarâlığında neler olacağını anlamayanlar için, yaşanan trajedileri bir ressam titizliği ile bizlere ayna gibi göstermektedir. Millî duruş, zamanında idrâk edilmiş olsa idi, yazılır mıydı bunca ağıtlar, bunca yürek yanığı türküler hiç?

“Çalın davulları çaydan aşaya (aman)
Mezârımı kazın bre dostlar belden aşaya
Koyun sularımı kazan dolunca (aman)

   

Aman ölüm zâlim ölüm üç gün ara ver
Al başımdan bu sevdâyı götür yâre ver

   

Selânik içinde salâm okunur (aman)
Salâmın sedâsı bre dostlar câna dokunur
Gelin olanlara kına yakılır (aman)

   

Aman ölüm zâlim ölüm üç gün ara ver
Al başımdan bu sevdâyı götür yâre ver

   

Selânik Selânik vîran olasın (aman)
Taşını toprağacını seller alsın
Sen de benim gibi yârsız kalasın (aman)

   

Aman ölüm zâlim ölüm üç gün ara ver
Al başımdan bu sevdâyı götür yâre ver”

 

Ayşe Samiha

Singapore

16.11.2019

 

Ekler: Eski Selânik resimleri

 

 

 

Yazar Hakkında:

Ayşe SAMİHA

Ayşe SAMİHA

Türk Milleti’nin târih yolculuğundaki en önemli menzillerinden, pek çok Osmanlı Sultanı’nın Dersaadet’in fethinden sonra bile sadrına başını yaslayıp sînesinde demlenmeye devam ettiği, Koca Sinan’ın “Ustalık eserimdir” dediği şâheseri kucağında taşıyan, pek çok tâlihsiz işgal ve acı günler geçirmiş de olsa, her akşam vakti batan ikindi güneşinin mahzun akisleriyle kederini dağıtıp Meriç, Tunca ve Arda üzerinden her dem yeniden doğan Edirne’de, dünyaya gözlerimi açmışım.

Çocukluk ve ilk gençlik yıllarım burada, yazları uzun ve sıcak, kışları bol karlı günlerde bahçeli ve bol kedili evimizde geçti. Erzurum’un soğuğunu aratmayacak cinsten soğuklar olurdu evvelden, saçaklar hep buz tutardı.

Fransızca ve İngilizce’yi burada orta öğretim sıralarında öğrendim. Anglo Francan ekolünü tâkip eden milli eğitim sistemimizin ilk hümanistler diye bize takdim ettiği İlâhi Komedya’nın yazarı Dante’yi de burada tanıdım, ilk gençlik şiirlerimi de yine burada yazdım. Hatta Trakya’nın ayçiçeklerine bakarak ilk resim denemelerimi de burada yaptım…

Günler akıp geçti ve on yedi yaşımda Pâyitaht’ın yolları göründü, yani üniversiteli olduk. Marmara Üniversitesi’nde yabancı diller; İngilizce ve ardından Nottingham Üniversitesi’nde “Eğitimde Liderlik ve Yönetim” alanında yüksek lisans eğitiminden sonra eğitimci olarak göreve başladım.

İnsan hayatında alın yazısı hükmünde gelişmeler olur. Bosna’ya taşınıp orada beş yıl yaşamak da öylesi bir tecelliydi benim için.  Birinci Cihan Harbi öncesi Rumeli’de at sırtında cenk etmiş cedlerimin diyârına geliş, dirilişe açılan bir kapı oldu; bir rahmet kapısı âdeta… Bosna’nın dağları, Boşnak Teyze’leri, mavi gözlü, sarı saçlı çocukları ile ele ele beş yılım geçti… Ve dağlarda öğrencilerimle yürüyüş yaparken gördüğümüz geniş bahçeli evinin tahta kapısında selâm verdiğimiz elma yanaklı Boşnak Teyzemi bugün hâlâ unutamam… Türk olduğumuzu duyunca ellerini vurup, “Durun!” deyip bahçesinden kopardığı elmaları bize ikram edişini de… Müteşekkirâne bir edâ ile “Türk askerleri bize savaşta çok yardım ettiler, buyrun, buyrun!” deyişini de…

İnsan yaşarken yaşadığı yerin dilini, kültürünü, âdetlerini de öğreniyor. İşte Boşnakça, Hırvatça ve Sırpça da artık dilimiz gibi oluvermişti bu topraklarda yaşarken… Sırt çantası ile adım adım Rumeli ziyâretleri esnasında Makedonca bile konuşur bulursunuz kendinizi ve hatta Bulgarcayla dahî anlaşabilirsiniz haritanın daha aşağılarına inince…

Rumeli’yi menzilim ve de ata diyârım diye bağrıma basmışken bir rüzgâr esti ve beni Güney Doğu Asya kıyılarına savurdu. Ammâ insanın kendi gök kubbesi, her nereye gitse peşi sıra gider, bırakmazmış onu… Öyle de oldu. Şimdi Singapur’da sekiz yıldır Japonlarla çalışıyor, eğitim programı ve öğretmenlikten arta kalan zamanlarımda bu diyarlara gelmiş atalarımın izlerini sürüyorum… Singapur’daki günlerimi elimden geldiğince Millî Kütüphane’nin müdavimi olarak geçiriyorum.

İnsan yaşadığı yerin dilini ve kültürünü de kolayca öğrenir demiştik ya, işte Japonca da şimdilerde tüm canlılığı ile hafızama zerk olmakta… Türkçe ile aynı aileden gelen Japoncanın kendi ülkemde yabancı dil dersi olarak okutulması gençlerimizin ve ülkemizin geleceği açısından hayırlı olacaktır diye düşünüyorum.

İşte târih boyunca kâh şarkın, kâh garbın dâvâsında önemli yere sâhip olan Trakların yurdundan çıkıp geldiğim bu ülkede kendi gök kubbemin hayaliyle, Türk’e dâir pek çok hâtıra ve hayatları, muson yağmurlarının gölgesinde kaleme alıyorum… Selâm olsun yurduma! Belki bir kuşkanadına takılıp gider selâmım ve Türk mimarlığının şâhikası olan Selimiye Camii’ne varır, oradan da Tunca, Meriç ve Arda boyunca köklerime, belki de cedlerime ulaşır, kim bilir?

Ayşe Samiha

 

 

Yazarın diğer makalelerinden: