Güncel Yazılar

Mehmet MAKSUDOĞLU

            Avrupa’nın gözünde, (Amerika, onun târîhî ve kültürel uzantısıdır) Türkler Doğu’dan gelip Anadoluya ve Balkanlara yerleşmiş olan, Roma/Rûm İmparatorluğuna  da son vermiş olan, 19. Yüzyılda Balkanlar’dan atılmış olup, İstanbul’dan ve Anadolu’dan da atılması gereken, Avrupa kültürüne yabancı bir kavimdir. 

            Osmanlı Devleti’nin zayıf düşmesiyle kabul ettirilen 1839, 1856 darbeleriyle kimliğinden uzaklaştırılması, (onlara göre: uygarlaştırılması) yolunda iyi mesâfeler alınmıştır, bu yolda devâm edilmektedir. Bu akım içinde yetiştirilen Türk aydınlarının çoğu, kendilerine, Avrupalı’nın baktığı gibi bakmaktadır. Bu cümleden olarak, Türklere, onların kültür istilâsı ürünü okulların tezgâhından geçmiş olanlarına öyle bir kafa yapısı hediye edilmiştir ki, kurdukları Edebiyat Fakültelerinde, 1000 yıllık kültürlerinin temel unsurlarından olan Arap Dili’ni, “Doğu Dilleri Bölümü”nde (kendileri Batı’lı, Avrupalı’dır ya) okuturlar: Fas, Tunus, Cezâyir, Libya sanki Türkiye’nin doğusunda imiş gibi! 

            Arkeoloji Bölümleri öyle düzenlenmiştir ki, bu bölümleri bitiren Türklerin çoğu, Anadolu’nun çeşitli yerlerinde kazılar yaparak, toprak altından Romalılara âid taşları, yıkıntı kalıntılarını çıkarmayı mârifet saymaktadırlar. Öğretim –adı millî de olsa – bilinç vermediği için, Tuna’nın güneyinde  -Romanya, Bulgaristan, Sırbistan, Makedonya, Bosna, Arnavutluk, Yunanistan’da- yok edilmiş binlerce değil, onbinlece Osmanlı eserinin izini aramak çoğunun ilgisi dışındadır. Turizm zokası yutturularak Anadolu’nun tapasunu Yunan’a çıkarma ‘etkinliği’ yürütülmektedir. Kapadokya, Edessa … gibi isimler ‘moda’dır. Bu konuda şunu hatırlatalım : Müslümanların ve Türklerin hâkimiyetinde iken ismi (Bilâduş)Şâmolan, günümüzdeki Sûriye, Lübnân, Filistin’in bulunduğu bölgeye Avrupalılar yüzyıllar boyunca Syria dediler,kitaplarında öyle yazdılar, öyle yerleştirdiler. O bölgeyi 1917 de işgal ettiler, günümüzde o bölgenin en geniş kısmı, artık Sûriyedir. 

Trablusgarb bölgemizden hep Lybie diye söz ettiler, İslâmöncesi adıyla andılar, o bölgeyi 1911 de kaybetmemizden sonra, adı değişti, şimdi orası Libyadır. 

            İstanbul’u hâlâ Kostantinopolis olarak bilirler, yeni yetişenlere de öyle öğretirler; bakmayın siz, hava alanlarında ister istemez ‘İstanbul’ diye kullandıklarına. Avro’ya bakarsanız, açıkça görürsünüz : Avrupa haritasının devâmında İstanbul’u da içine alan Batı Anadolu’nun bir bölümü vardır. Fetih sembolü olan (Osmanlı, fethettiği, İslâm’a açtığı beldedeki en büyük kiliseyi câmiye çevirir, ötekileri genellikle bırakırdı) Ayasofyayı hiçbir Türk hükûmetinin şimdiye kadar tekrar aslî hüviyetine, câmiye çevirmemiş olması, o bölgedeki cemaat eksikliğinden, yokluğundan ziyâde, uyandıracağı (unutulmasın ki Hristiyanlık kültür olarak hükümrandır) tepkiden çekinildiği içindir. İMF belâsından kurtulup bağımsızlık yolunda ilerleyen Türkiye, daha da güçlenince, bu câmiye dönüş gerçekleşebilir. 

            Nevşehir’e, o civardaki peri bacalarını görmeğe gelen Avrupa’lı turistler, oradaki hediyelik eşya satan çocuğa da öğretmişler: yöredeki 3 kaya, Baba, Oğul, Rûhul Kuds’ü temsil etmekte imiş. Çocuk bana öyle söyledi. 

            Turist gelmesin mi? gelsin de bizim eserlerimizi görmeğe gelsin: Avrupa’lı, “içine cin girmiş” diye akıl hastalarını diri diri yakarken, İkinci Bâyezîd devrinde Edirne’de yapılan, Amasya’da da bulunan, akıl hastalarının mûsikî ile tedâvî edildikleri dâruşşifâları görsünler. Duvarlarında kuş sarayları bulunan binâlarımızı, câmilerimizi görsünler. (İngiltere’de, -günümüzde- metro istasyonlarında, güvercinler metro için rahatsızlığa sebep olmasınlar diye, konduklarında, ayaklarının yapışıp kalacağı tünekler var.)

            Son birkaç yazıda, Türklerden kurtulmak için yapılanlardan bilebildiklerimi sıraladım. 

Peki, biz ne yapmalıyız?

            Önce, durumumuzun normal birgelişin devâmı olmadığını, bize dayatılan kültür istilâsı zemininde yaşamakta olduğumuzun farkına varmalıyız.

            Sonra, konuşurken kullandığımız kelimelere dikkat etmeliyiz: kendi kelimelerimizle düşünmeğe çalışmalıyız; herşey beyinde başlar. Meselâ, ‘Bizans’ diye bir şey yoktur, yıktığımız kuruluş ‘Imperium Orientale’ (Doğu (Roma)/Rum) İmparatorluğudur. Yüzyıllarca Rûm dedik, (Mevlânâ Celâleddîn Rûmî, Anadolu’lu Mevlâna demektir) Roma/Rûm İmparatorluğunun tebaasının(uyruğunun)  torunlarının torunlarına da Rûm diyoruz. Kültür İstilâsı dayatmasıyla, onu Yunan’a bağlayan, okul kitaplarımıza bile girmiş olan uydurma Bizans [1]lafını kullanmamalıyız.)

            Kuzey Sûriye hârekâtımızda, Amerikan conilerini püskürttüğümüzü hatırdan çıkarmamalıyız: lâmı cimi yok, Amerika, önümüzden ÇEKİLDİ. 

            Bu özgüvenle, geçmişte bizi BÜYÜK, GÜÇLÜ, Dünya’nın Birinci Gücü kılan İslâm prensiplerine göre davranıp ne gerekirse onları yapmalıyız.

***

23 Kasım 2019

 

[1]BİZANS UYDURMASI / YALANI

 

M.S.1000yılınınikinciyarısında,Anadolu, yanlışbirbiçimde“Bizans” diye anılan Doğu Roma İmparatorluğu’nun hâkimiyeti altındadır. Yanlış birbiçimdededim,çünkü hiçbirzaman“BizansDevleti”denilenbirdevlet varolmamıştır.“Bizans”, günümüz bilim adamlarının Latince “İmperium Orientale” diye bilinen devlete verdikleri isimdir. Sonuç olarak, bu devlet Doğu Roma İmparatorluğu  idi  ve  Bizans vatandaşı  diyebileceğimiz  hiç kimse olmadıHristiyanlık ve Romalılar’dan önce İstanbul’un bir bölgesinin adı olan “Bizans” sözcüğünden ortaya çıkan bu uydurulmuş “Bizans” terimi,  modern Yunan kurumları tarafından tarihin değiştirilmesinin esas araçlarından biridir  ve bu da onu reddetmek için diğer birsebeptir.

                                                                                                                                                                                                                

Muhammed Şemseddin Megolommatis, Batı, Doğu ve Türkiye, “Doğudan-Batıdan Konferanslar Dizisi II” İst. Büyükşehir Belediyesi, Kültür İşleri Daire Başkanlığı Yayını, İst. 1997, s. 39. (vurgular benim. M.M.)

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

38692959