4 Ekim 2022

Turgut GÜLER

Osmanlı hükümdârları, Cuma selâmlığı, kılıç alayı gibi vesîlelerle halk içine çıktıklarında, “Yaşa! Vârol!”tarzında yükselen seslerin psikolojik tahrîbâtını önlemek maksadıyla, yanlarındamüsekkin tesiri yapmakla vazîfeli bir memûr taşırlardı. Bu memûrun işi, tezâhürat hurrâsı sırasında Pâdişâh’ın kulağına eğilerek:

“Mağrûr olma Hünkâr’ım, senden büyük Allah var!”

demekten ibâretti. 

El’ân şâhid olduğumuz agrandisman çabuklukları ile bu ecdâd duruşunu nasıl bir araya koyabilirsiniz? Elhân-ı Şitâşâirinin,Milenyum yıllarında yaşamaması, aslâ bir nâkise değil. Onun gördüğü tesâdüfî büyük adamların torunları, dedelerini aratmıyor…

Cenâb Şehâbeddin’in not defterinden çıkan ve her biri ayrı düşünce iklîmine açılan inci dânesi sözlerden biri şöyle:    

“Yaşamak, her sâniye biraz ölmektir.”                                                                       

Ne hârikulâde bir ölüm târifi ve ne fevkalâde bir hayat reçetesi. Ömür ile ölümü aynı hizâda ve birbirinin tamamlayıcısı olarak görmek için bulunulacak noktayı, Yahyâ Kemâlmısrâlara şu hârika seslerle aktarmıştı:

“Bir merhaleden Güneş’le deryâ görünür,

Bir merhaleden her iki Dünyâ görünür,

Son merhale bir fasl-ı hazandır ki, sürer,

Geçmiş, gelecek cümlesi rûyâ görünür.”                                                               

Dünyâ hayâtının fâni, Âhiret hayâtının ebedî olduğuna inanıyorsak, burada kastedilen ölümün, eskilerin “Dehr”dedikleri Dünyâ’lı günlere vedâ edilen vakti işâret ettiği ortada.

Hâmid’in Makber Mukaddimesi’nde söylediği gibi, ölüm, “Bir hakîkat-i müdhîşe”dir ve ölüm karşısında hiçbir şey söyleyememek,şiirin kanat takıp uçanıdır.

Evet, ölüm bir hakîkattir. Ölüme giden yolda oyalanmanın adı da yaşamak. Dolayısıyla, yaşamaya çalışırken attığımız her adım, sarfettiğimiz her kelime, bizi ölüme biraz daha yaklaştırıyor. Cenâb Şehâbeddin: 

“Yaşamak, her sâniye biraz ölmektir”

derken, hayâtın ölen sâniyeleri, ölünün dirilişine zemîn hazırlıyor, demek istiyor.

Yûnus Emre’nin, ölüm korkusu içinde kıvrananlara hitâben söylediği:

“Ölümden ne korkarsın? 

 Korkma! Ebedî varsın…”

formülü, ebedî hayâtın yeknesaklık olmadığını, ayrıca belirtiyordu: 

“Her dem yeniden doğarız 

Bizden kim usanası…”

Sâdece bizde değil, bütün Dünyâ edebiyâtında, ölüm hakîkati karşısında âciz kalan insanın, kendine moral verme ve acıyı hafifletme çabaları görülüyor. Bu uğurda sarfedilen gayret, bâzen o raddeye varıyor ki, ölüm, arzûlanan, bir ân önce kavuşulması gereken vuslat, buluşma noktası hâline dönüşüyor.

Şeb-i Arûsterminolojisi, bu sûretle ihdâs edilmiş. Ölünün – ayak dâhil – hiçbir uzvunu kullanamayacağı meydânda iken, Hakk’a yürümehaberleri, îmânın olgunluk âyârını ölçmeye çalışıyor.

Hayâtın, ölümü hazırlayan sâniyelerinde, âdemoğlu yine de boş durmamış, koskoca bir kütüphâne-i mevttesis etmiştir… Ne var ki, bu kütüphâneye okuyucu bulunamıyor. Tuna Nehri’nin akmam dediği 93 Harbi’nin şehîd ve gâzîleri, Balkan coğrafyasını baştanbaşa kanlarıyla sularken, o gâzîlerin, şehîdlerin bugünkü torunları kemik sızlatma rekorlarıkırıyor.

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: