11 Ağustos 2022

Turgut GÜLER

Kardeş Âzerbaycan, epeyi zamândır Lâtin esaslı alfabeyle de yazıyor. Türkiye Türkçesine en yakın Türk şîvelerinin başında Âzerbaycan söyleyişi geliyor. Mes’eleye alfabe merceğinden bakarsanız, her iki ülkede de aynı harf karşılıklarının kullanılması gerekir. Fakat durum hiç de öyle değil. Seslerin incelik, kalınlık, açıklık, kapalılık hâlleri için ayrı harfler bulundurmak, hemen bütün Dünyâ dillerinde görülen bir uygulama. Buna, Âzerbaycan da uymuş.

Meselâ, kalın (K), açık (E) gibi telâffuz nüanslarını gösterecek işâretleri tedârik etmişler. Bu husûsda Âzerbaycan, Türkiye’den bir, iki adım öne geçmiş. Hem tebrîk etmek, hem de saygı duymak lâzım.

Âzerbaycan söyleyişindeki bütün aksân, aşağı-yukarı Türkiye şîvesinde de mevcut. Ne var ki, bizim burada dilde estirdiğimiz emr-i vâki terörü, bugüne kadar Âzerbaycan’da görülmedi. İşte, iki kardeş memleketin öz dillerine bakışındaki en can alıcı nokta, burada bulunuyor.

Âzerbaycanlı kardeşlerimiz, tabiî hançereyi muhâfaza etmede gösterdikleri başarıyı, alfabeye harf tâyininde de tekrârladılar. Şeyh Gâlib’in:

            “Aşk bir şem’-i ilâhîdir, benim pervânesi,

            Şevk bir zincirdir, gönlüm ânın dîvânesi”

beytini, aynı alfabe karakteriyle biz farklı, Âzerbaycanlı karedeşlerimiz farklı yazıyoruz.

Bilhassa “aşk”, “şevk” sözlerinde, başka şekiller ortaya çıkıyor. Doğrusunu yaptıkları için, Âzerbaycanlı kardeşlere hezâr âferîn…  

İnsanın hilkatinde saklı bulunan cevheri, hazîneyi, en iyi anlatacak vâsıta, hiç şüphe yok ki, dildir. İster yazılı olsun, ister sözlü, dil; nesillerden nesillere bırakılacak mîrâsın ilk kültür ayağını teşkîl ediyor.

Yine Gâlib Dede’nin dilinden:

            “Hoşca bak zâtına kim, zübde-i Âlem’sin sen!

            Merdüm-i dîde-i ekvân olan Âdem’sin sen!”

diyebilmenin yolu, uygun harflerle alfabe tesbîtidir.

            Aslını inkâr etmeyen bir telâffuz için, bu fiile gönül verecek harf şekilleri bulunmalıdır. Nazal (N), Kalın (K) ve (H) gibi sırıtan ihtiyaçlar yanında, derinlemesine yapılacak araştırmayı bekleyen uykudaki ses renklerimiz, az değildir.

            “Ey nihâl-i işve, bir nev-res fidânımsın benim,

            Gizlesem de, âşikâr etsem de cânımsın benim.”

diyen Hüsn ü Aşk şâiri, sanki bu himmet bekleyen dil yâresine fener tutmuş gibidir.

Batı dillerinin hepsi, yazıldığı gibi okunmak iddiâsında bulunmamışlardır. Böyle bir gayret, yazıdan söze uzatılan klinik rapordan farksızdır ve dilin sağlığını alt-üst eder.

Kaanûnî’nin Muhibbî hil’ati giyerek sarf ettiği:

            “Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi,

            Olmaya devlet, Cihân’da bir nefes sıhhat gibi.”

dizilişindeki ve reçete kâbındaki mısrâları, ancak âfiyet içinde olan bir dilin mârifetidir.

Maalesef, bugün Türkiye sınırları içinde konuşulan ve yazılan dil, sıhhatini çoktan kaybetmiştir. Daha, fazla uzağa gitmeden, Âzerbaycan’a adım atar atmaz, içine fırlatıldığımız hâile-i lisânın kuyu derinliğini anlıyoruz…

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: