3 Temmuz 2022

Turgut GÜLER

Son günlerde, bâzı mahfillerde ve kalemlerde Osmanlı’nın Türk’ü aşağıladığına, hakîr gördüğüne, hattâ ağza alınmayacak kelimelerle küfrettiğine dâir bâzı beyânlarda bulunuluyor. Yavuz Sultan Selîm şöyle demiş, Hoca Saadeddîn Efendi böyle demiş, Gelibolulu Mustafa Âlî öyle demiş kabîlinden paragraflar açılıyor. Bu gayretkeşler, akıllarınca mehâz da gösteriyorlar, Osmanlı ile Türk mefhûmlarını karşı kutuplara yerleştiriyorlar. Sanırsınız ki, Osmanlı’nın Türk’e düşmanlığı husûsunda bir müsâbaka açılmıştır.

Vaktiyle, devrin Papa’sı Newyork’a gitmiş. Uçaktan aşağıya inince, etrâfını Katolik Amerikalılar ve basın mensupları sarmış. Dindâr Newyorklulardan bir hey’et, şehirde uygunsuz ve ahlâka mugâyır yerlerin arttığından bahisle, bu husûsda, Papa’dan, yapacağı temâslarda nasîhatçi olmasını dilemişler. Bu sözleri duyan Papa, gâyet sâfiyâne bir şekilde, Newyork’daki bu gibi yerlerin nerelerde ve ne kadar olduğunu sormuş. Ertesi gün çıkan gazetelerin manşetlerinde:

“Papa, uçaktan iner inmez, Newyork’daki …… leri sordu.”

cümlesi görülmüş.

Buna, cımbızla kelime çekme denir. Çekilen o kelimenin sağında, solunda, altında, üstünde ne olduğu söylenmez. Haberi yapanın insâfına kalmış bir netîce, vicdândan ve iz’ândan âzâde biçimde adrese gönderilir. Osmanlı’nın Türk’e karşı söylediği iddia edilen cümleler de, aynen bu usûlle ortaya atılmaktadır.

Bir def’a, Osmanlı Türk Cihân Devleti, Dünyâ’nın gelmiş-geçmiş en büyük, en şânlı ve dahî îtibârlı devletidir. Türk’e hakâret ettiği söylenen pâdişâhların hepsi, son nefeslerine kadar, damarlarında dolaşan kanın azîz Türk soyuna âit olduğunu, aslâ unutmamışlardır. Yavuz Sultan Selîm Hân’ın kardeşlerinden birinin adı Korkud’dur ve bizzat dedesi Hazret-i Fâtih tarafından konmuştur. Yine Fâtih’in Cem Sultân’dan olma bir torununun, yâni Yavuz’un amcazâdesinin adı, Oğuz Hân’dır. Cem Sultân, elemli saltanat mücâdelesinde, Kâbe etrâfında tavâf ederken karşılaşıp sohbet ettiği Oğuz soyunun Bayat Boyu’ndan Hasan bin Mahmûd el Bayâtî’ye, Osmanlı Hânedânı’nın soy ağacını Oğuz Kağan’a çıkaracak bir araştırma yapmasını söylemiştir. Bu şehzâde sipârişinden “Câm-ı Cem-Âyîn”adını taşıyan muhteşem eser çıkmıştır.

Kaanûnî Sultan Süleyman Hân’ın Avrupa efkâr-ı umûmîyesinde anılan iki meşhûr adı vardı. Bunlardan biri, “Muhteşem Süleyman / Suleiman The Magnificent”,diğeri de “Büyük Türk / Grand Turc” idi. Bu ikincisini İtalyan, İspanyol ve Portekizliler “Agranda Turc”şeklinde telâffûz ediyorlardı.

Sultan İkinci Abdülhamîd Hân, Yıldız Sarayı’nda, çalışma odasında, bahçeden gelen gürültülü, uğultulu sesler üzerine, penceresini açmış, yarı beline kadar eğilerek, Arnavut bahçevânların üst üste hakâretler yağdırdıkları Karakeçili aşîretinden bir Türk gencine arka çıkmış ve:

“O delikanlıya Türk olduğu için hakâret ediyorsunuz. Ben de Türk’üm! Haydi bakalım, bana ne diyeceksiniz?”

diye âdetâ kükremiştir.

Misâlleri çoğaltmak mümkündür. Fakat, lüzûmu yoktur. Son olarak, bu âciz kardeşinizin son çıkan “Deryâlar Sultânı-Barbaros Hayreddîn Paşa’nın Romanı”adını taşıyan mütevâzı çalışması, Dünyâ denizciliğinin en büyüğü ve dahî pîri olan Barbaros Hazretleri’nin bizzat söyleyip yazdırdığı hâtırâlarını roman iklîmine taşımıştır. Şânlı Barbaros’un, o azîz hâtırâlarında, en çok geçen tâbir, maiyetindeki Türk soylu denizcileri kasdederek kullandığı “Türk yoldaş”sözüdür.

Şimdi, eğri söze iltifât etmeden, doğru oturalım ve doğru konuşalım. Her millet gibi, Türk milletinin içinde de kötü huylular vardır. Yine bizim milletimizin içinden nice hâinler türemiştir. Bu, insan neslinin ortak görünüşüdür ve Türk milleti olarak bunun dışına çıkmamız mümkün değildir. Bırakın millet görünüşümüzü, tek başımıza sürdürdüğümüz hayâtımızda, yaptığımız yanlışlıklar ve düştüğümüz hatâlar yüzünden, kendimizi sîgaya çekip:

“Vah akılsız başım! Hay benim kafasızlığım! Yapmaz olaydım! Etmez olaydım.”

kabîlinden sözler söylemez miyiz? 

Bu kadarla kalmaz, kendimize “eşek”ten başlayıp çeşitli hayvan isimlerini yakıştırmaz mıyız? Bu, kişinin kendi kendisini muhâkeme etmesidir. Bunun daha geniş ve şümûllüsünü, millet olarak da yaparız. Hatâ, gaflet ve ihânete varan yanlışlıklarımızı vicdân süzgecinden geçiririz. Osmanlı ile Türk’ü, akılları sıra muhâtab yapmaya çalışanların gösterdikleri mehâzlar, buna benzer murâkebelerin çarpıtılmasından ibârettir. Bunu, mal bulmuş Mağribî gibi  piyasaya sürenler, Osmanlı’nın şahsında Türk’ü yok etmeye azmedenlerdir. On dokuzuncu asrın sonlarına kadar, Ermeni vatandaşlarımıza “millet-i sâdıka”diyorduk.  Bu, bizim için iftihâr vesîlesi bir hitâb şeklidir. Osmanlı’nın indinde Türk milletinin adı da “millet-i hâkime” idi. 

Osmanlı; tıpkı Hun, Kök Türk, Uygur, Karahânlı, Gazneli, Selçuklu ve adı târîhe geçmiş diğer Türk devletleri gibi, bizim öz devletimizdir. Osmanlı’nın sâyesinde, bugün hâlâ Avrupa’nın her köşesinde, bucağında aslâ silinmemiş ve silinmeyecek Türk izlerine rastlanıyor. Estergon Kal’ası’ndan uçurduğumuz şâhinler, hâlâ Gökyüzü’nde dolaşıyorlar ve kanatlarında “Türk”yazıyor.    

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: