Güncel Yazılar

Abdulkadir İNALTEKİN

Kâinatın yaratılış tarihi “Din” ile başlamıştır. Varoluşla ilgili tek ve kesin kaynak dindir; her şey din noktasından hareket etmiştir. İnsanlığın sahip olduğu tüm bilgilerin temeli dini kaynaklara dayanmaktadır. Dinler arası benzerlikler de varoluşun tek noktadan hareket ettiği hakikatini açıkça göstermektedir. Binaenaleyh din, varoluşun tarih vesikasıdır. Hz. Âdem’le (a. s) başlayan dünya hayatında insanlık önce kabileler, sonra kavimler halinde çoğalarak dünyaya dağılmış, yaşadığı bölgelerde yeni düzen kurarak dünyayı şekillendirmiştir. Dünya hayatının sadece insandan müteşekkil olmadığını bildiren Allah (c.c), peygamberleri vasıtası ile vaaz ettiği hükümlerle (vahiy) insanın dünya hayatını,  yaşama ve yönetim biçimini, diğer varlıklara karşı sorumluluklarını tanzim etmiş. Yaratılışı itibarı ile „inanmak“ doğrudan insanın fıtratından gelen bir eylem biçimidir. Ancak insanın inanma noktasında yenilik arayışları zamanla kabileler ve kavimler arasında düşmanlıklara ve savaşlara yol açmıştır. Fıtrat gereği her zaman arayış içinde olan insan, mütemadiyen yeniliğe yönelmiş ancak, yenilik arayışı zamanla insanı ilâhî hükümlere karşı çıkmaya, yenidünya düzeni kurma yönünde belirleyici olmaya yöneltmiştir. 

İlahi hükümleri tanımayan veya onları değiştirmek isteyen kavimleri yeniden ıslah için Allah tarafından gönderilen peygamberler öldürülmüş veya kabul edilmemiştir. Zira nesiller arası iletişim gelenek–rivayet çizgisinde sürdüğünden peygamberler her zaman, her kabile ve kavim tarafından kabul görmemiş, Allah’ın hükümlerine karşı çıkan insanların arayışı batıl inanışları ortaya çıkartmıştır. İnanmak, insanın her zaman ilk arayışı olmuş, bu arayış önce neye ve nasıl inanması gerektiği sorusunu ortaya çıkartmıştır. Yukarıda da belirtildiği gibi, insanın dünya hayatına başladığı ilk günden yaşama ve yönetim biçimi Allah tarafından belirlenmiştir. Allah tarafından Hz. Âdem’e öğretilen ibadet ve içtimaiyat kuralları ile insanın dünya hayatına intibak etmesi sağlanmıştır.

İnsan, önce inandığı şeyin doğruluğuna inanır. Zira inandığı şey onun kimliğinin temelini teşkil eder. İnanç temeli üzerine bina edilen kimlik insanın dinini, milliyetini, tarihini ve kültürünü belirlemek için yol haritası olur. Farklı din ve kültürler bin yıllar öncesinden insanlığı inanç yönünde bilgi arayışına sevk etmiştir. Kavimler arasındaki iletişim zaman içinde önce ekonomik ve teknik, daha sonra bilgi ve kültür ilişkileri meydana getirmiştir. İnsanın yeryüzündeki hayatı ile başlayan sosyal ilişkiler binlerle yıl içinde milletlerarası münasebetlere dönüşmüştür. Din, dil, kültür ve kan bağının meydana getirdiği farklı kavimler arasında ortaya çıkan itilaflar güç savaşlarını da beraberinde getirmiştir. Söz konusu itilaflar farklı inanışların ve düşmanlıkların da çıkış noktası olmuş, kendisini güçlü gören kavimler ve kabileler zayıf olanları tahakküm altına almak için onlara savaş açmıştır. Ne var ki, savaşların sonuçları her zaman çıkış noktasından farklı olarak gelişme göstermiştir. Bunun en bariz örneğini Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Hicret’inde (göç) görüyoruz. Hz. Muhammed’e muhalefet eden Mekkeli müşriklerin Müslümanlar üzerinde uyguladığı zulüm ve baskılar Müslümanları Hicret etmeye zorlamış, yurtlarından çıkarılan Müslümanlar yeniden vatanlarına dönmek için savaşmaya mecbur olmuştur. Sonraki yıllarda, dinlerini rahat ve emniyet altında yaşamak için savunma gücünü artırmak zorunda kalan Müslümanların yaptıkları mahalli savaşlar sonuçları itibarı ile Müslümanların hâkimiyetinin ve nüfuzlarının bölgesellikten küreselliğe geçişine zemin hazırlamıştır. 20. ve 21. Yüzyılda yaşanan savaşlar, işgaller, soykırımlar, göçler yaşandığı zaman içinde en şiddetli tarihi hadiseler gibi algılansa da geçmiş çağlarda yaşamış kavimlerin başına gelenler günümüzde yaşananlardan daha az şiddetli olmamıştır. Hatta geçmiş ümmetlerin yaşadığı faciaların günümüzdekilerden daha şiddetli olduğunu Kur-an şöyle haber veriyor: “Yoksa siz, sizden öncekilerin başına gelenler, sizin de başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Peygamber ve onunla beraber mü’minler, “Allah’ın yardımı ne zaman?” diyecek kadar darlığa ve zorluğa uğramışlar ve sarsılmışlardı. İyi bilin ki, Allah’ın yardımı pek yakındır.”[1]

Allah’a iman eden ümmetlere karşı geçmişte uygulanan zulmün boyutları bir Hadis-i Şerif’te ise şöyle tasvir edilir: “Sizden önceki ümmetler içinde öyle kimseler bulunmuştur ki, (zalimler tarafından) yakalanır, onun için yerde bir çukur kazılır, o kişi o çukurun içine gömülürdü. Sonra büyük bir testere getirilir, onun başı üzerine konulurdu da cesedi ikiye bölünürdü, fakat bu onu dinden döndürmezdi. (Bir başkasına da benzer işkenceler uygulanır); demir taraklar ile etinin altındaki kemiği ve sinirleri taranırdı da, bu işkenceler o mümini dininden çevirmezdi. Sahâbilerim! Size yemin ederek söylüyorum ki, Allah İslâm dinini mutlaka tamamlayacaktır. Öyle ki, bir süvari Sana’dan Hadramevt’e kadar tek başına yolculuk edecek de Allah’tan ve bir de yolcu eğer koyun sahibi ise onun koyunlarına kurdun saldırmasından başka hiçbir şeyden korkmayacaktır. Fakat sizler acele ediyorsunuz!”[2]

İnsanın yenilik arayışı dünya hayatına başladığından beri süregelmiştir. Ne var ki, her yenilik yeni değişimleri ve itilafları da beraberinde getirmiştir. Hayata geçirilmek istenilen yenilikler siyasi, ekonomik, kültürel ve din eksenli olarak zülüm ve baskıların uygulanmasına yol açmıştır. Mamafih geçmiş çağlardan beri temeli zulme dayanan dünya düzeni nasıl ki, her zaman yıkılmaya mahkûm olmuş ise, 21. Yüzyılda kurulan yenidünya düzeni de mutlaka yıkılacak ve insanın yenilik arayışı hakikati bulana kadar devam edecektir…

Berlin, 2020

 

[1]Bakara Suresi 214. Ayette

[2]Ahmed b. Hanbel, 5/109; Buharî, Menakıbu’l-Ensar, 29

Medeniyet Tasavvuru

Neşet TOKU
Hukuk Üzerine
Saadettin Yağmur GÖMEÇ
Eski Türk Dininin Temel Özellikleri
Zeki Salih ZENGİN
İslam, Ahlâk ve Etik

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

27440931