11 Ağustos 2022

Ayşe SAMİHA 

“Siz asılsız türediler değilsiniz, 

Sizdeki kanlar taşır hâkânlardan kalma büyük emeli”

Türk çocuğu!

Sen Türklük ülküsünü istikbâle

Kendi târihinden kuvvet alarak taşıyacak,

Millî değerlerini koruyup yaşatacak,

Milletini yüceltmek için ilim tahsîl edecek,

Ammâ bunları yaparken de

Türklüğüne aslâ yabancılaşmayacaksın.

Türkçe’yi en güzel şekilde konuşacak ve yazacaksın,

Milletini, vatanını, dilini, dînini seveceksin,

Kültür değerlerini koruyacak, yücelteceksin!

Gerektiğinde kendi varlığını, 

Türk varlığına armağan edebileceksin.

Zekî, uyanık, merhametli, plânlı, girişken, cesur,

Mânevi hâfızası kuvvetli,

Türk şuûrlu ve karakter sâhibi olacaksın.

Millî kültürüne yabancılaşmış,

Mânevî hâfızası zayıflamış kişiler

Milletin varlığına zarar verirler.

Sâhip olduğun mânevî kuvveti

Bilgi ve ideal ile birleştirip

İstikbâli sen yazacaksın. 

Ben neler gördüm, neler…

Otuz altı yıllık ömrümde;

Meşrutiyet’in îlânı, Balkan Savaşları, Trablusgarb Savaşı, Otuz Bir Mart Vak’ası, Birinci Cihân Harbi ve Çanakkale Cephesi’nin meş’ûm günlerini

Bizzat yaşadım.

Ve bunları yaşarken,

Türk çocuğunun kendini görmesini istedim.

Ben Ömer Seyfeddin, 11 Mart 1884 târihinde,

Karası İli’nin Gönen kasabasında dünyâya gelmişim.

İstanbul Aksaray’da,

Mekteb-i Osmânî’de ilk mektebe başladım,

Sonra Eyüp Baytar Rüştiyesi’nde dört yıl, 

Sonra Edirne Askeri İdâdisi’nde iken uyanann Edebiyât merâkımla,

İlk denmelerimi yazdım.

İdâdi’den sonra İstanbul’a gelerek 

Mekteb-i Harbiyye-i Şâhâne ’ye girdim ve akabinde

Üst teğmen olarak orduya katıldım.

Rumeli’ni, Balkanları

Genç bir zâbit olarak tanıdım,

Sırp ve Yunan cephelerinde savaştım, 

Yanya’da esir düştüm, kurtuldum,

Balkan kavimlerinin Türkler’e revâ gördükleri soy kırımın

Bizzat şâhidi oldum, Türkler’in acılarını bizzat yaşadım.

Bulgar, Rum ve Yahûdîlerin, Avrupalıların ve Rusların desteğiyle

Evlâd-ı Fâtihân’â revâ gördükleri vahşet levhalarını,

Hakikî hayattan alıp

Hikâyelerimde anlattım.

İkinci Meşrutiyet’in ilânı ile

Balkan kavimlerinin,

Milliyet, dil, din ve istiklâl yolundaki

Şuûrlu mücâdelesini tetikleyen,

Kin ve intikam duygularını gördüm.

Manzara-i dehşet bu iken,

Türklüğünü inkâr edip

Kendilerine yabancı kan arayanların

Millî şuûrsuzluklarının fevkinde,

Yok oluşlarını gördüm.

Heyhât!

Bütün kavimler şu veyâ bu şekilde kendi millî şuûrlarına vâkıf iken,

Türkler sun’î bir insâniyetçilik anlayışı ile

Kendi milliyetlerini bile bilememekteydiler.

Sen Türk çocuğu!

Bugün yaşadıklarını iyi tahlîl edesin.

“Milliyet muhabbetinden vatan muhabbeti, vatan muhabbetinden de lîsan muhabbeti doğar.”*

“Oğuz Hânları, Cengiz Hânları, Fâtihleri, Uluğ Beyleri, Hâmidleri, yetiştiren Türklük, hâlâ esir yaşarsa, hâlâ içtimâî hayâtın kahreden zincirleri, parçalanmazsa, ah evet, bunlar olmazsa düşmanlarımızı kahr için bütün kuvvetini sarfa müheyyâ olan parmaklarımız kendi gırtlağımızı sıkmış olacaktır.”**

Sen Türk çocuğu! Hatırından çıkarmayasın ki;

Türkçe’n senin öz malındır, Türkçe’ye mukaddes nazarıyla bakasın, 

Onu koruyasın!

Dil birliği, hars birliği oluşturur, 

Ve harsında birlik bulunanı hiç bir menfî kuvvet parçalayamaz.

Lisân muhabbeti kur ki, lisân bir milletin mânevî vatanıdır.

Mânevî vatanına istihkâm yap, müdaafasına gayret göster ki, 

Azîz Ana Vatan, sonsuza dek yaşasın!

Hayatta hangi mesleğe atılırsan atıl, 

Türk çocuğu! En önemli vazîfen,

Türklük mefkûresine hizmet etmek olsun!

Mademki Türküz; o halde 

Türk gibi yürür, 

Türk gibi düşünür, 

Türk gibi duyarız ve Türk gibi yazarız.”

Yüce Yaradan yardımcın olsun…

Ayşe Sâmiha

3 Mart 2020

Singapur

Kaynaklar

*Seyfettin, Ömer, “Yen Lisan”, Dil Konusunda Yazılar, Bütün Eserleri 13, Bilgi Yayınları, Ankara, 1999, s. 180

**Seyfettin, Ömer, “Mektep Çocuklarında Türklük Mefkûresi”, Ömer Seyfettin Makaleleri I, Dergâh Yayınları, İstanbul, 2001, s. 351-363

 

Ömer Seyfeddin, Edirne Askeri İdâdisi’nde iken.

Yazar Hakkında:

Ayşe SAMİHA

Ayşe SAMİHA

Türk Milleti’nin târih yolculuğundaki en önemli menzillerinden, pek çok Osmanlı Sultanı’nın Dersaadet’in fethinden sonra bile sadrına başını yaslayıp sînesinde demlenmeye devam ettiği, Koca Sinan’ın “Ustalık eserimdir” dediği şâheseri kucağında taşıyan, pek çok tâlihsiz işgal ve acı günler geçirmiş de olsa, her akşam vakti batan ikindi güneşinin mahzun akisleriyle kederini dağıtıp Meriç, Tunca ve Arda üzerinden her dem yeniden doğan Edirne’de, dünyaya gözlerimi açmışım.

Çocukluk ve ilk gençlik yıllarım burada, yazları uzun ve sıcak, kışları bol karlı günlerde bahçeli ve bol kedili evimizde geçti. Erzurum’un soğuğunu aratmayacak cinsten soğuklar olurdu evvelden, saçaklar hep buz tutardı.

Fransızca ve İngilizce’yi burada orta öğretim sıralarında öğrendim. Anglo Francan ekolünü tâkip eden milli eğitim sistemimizin ilk hümanistler diye bize takdim ettiği İlâhi Komedya’nın yazarı Dante’yi de burada tanıdım, ilk gençlik şiirlerimi de yine burada yazdım. Hatta Trakya’nın ayçiçeklerine bakarak ilk resim denemelerimi de burada yaptım…

Günler akıp geçti ve on yedi yaşımda Pâyitaht’ın yolları göründü, yani üniversiteli olduk. Marmara Üniversitesi’nde yabancı diller; İngilizce ve ardından Nottingham Üniversitesi’nde “Eğitimde Liderlik ve Yönetim” alanında yüksek lisans eğitiminden sonra eğitimci olarak göreve başladım.

İnsan hayatında alın yazısı hükmünde gelişmeler olur. Bosna’ya taşınıp orada beş yıl yaşamak da öylesi bir tecelliydi benim için.  Birinci Cihan Harbi öncesi Rumeli’de at sırtında cenk etmiş cedlerimin diyârına geliş, dirilişe açılan bir kapı oldu; bir rahmet kapısı âdeta… Bosna’nın dağları, Boşnak Teyze’leri, mavi gözlü, sarı saçlı çocukları ile ele ele beş yılım geçti… Ve dağlarda öğrencilerimle yürüyüş yaparken gördüğümüz geniş bahçeli evinin tahta kapısında selâm verdiğimiz elma yanaklı Boşnak Teyzemi bugün hâlâ unutamam… Türk olduğumuzu duyunca ellerini vurup, “Durun!” deyip bahçesinden kopardığı elmaları bize ikram edişini de… Müteşekkirâne bir edâ ile “Türk askerleri bize savaşta çok yardım ettiler, buyrun, buyrun!” deyişini de…

İnsan yaşarken yaşadığı yerin dilini, kültürünü, âdetlerini de öğreniyor. İşte Boşnakça, Hırvatça ve Sırpça da artık dilimiz gibi oluvermişti bu topraklarda yaşarken… Sırt çantası ile adım adım Rumeli ziyâretleri esnasında Makedonca bile konuşur bulursunuz kendinizi ve hatta Bulgarcayla dahî anlaşabilirsiniz haritanın daha aşağılarına inince…

Rumeli’yi menzilim ve de ata diyârım diye bağrıma basmışken bir rüzgâr esti ve beni Güney Doğu Asya kıyılarına savurdu. Ammâ insanın kendi gök kubbesi, her nereye gitse peşi sıra gider, bırakmazmış onu… Öyle de oldu. Şimdi Singapur’da sekiz yıldır Japonlarla çalışıyor, eğitim programı ve öğretmenlikten arta kalan zamanlarımda bu diyarlara gelmiş atalarımın izlerini sürüyorum… Singapur’daki günlerimi elimden geldiğince Millî Kütüphane’nin müdavimi olarak geçiriyorum.

İnsan yaşadığı yerin dilini ve kültürünü de kolayca öğrenir demiştik ya, işte Japonca da şimdilerde tüm canlılığı ile hafızama zerk olmakta… Türkçe ile aynı aileden gelen Japoncanın kendi ülkemde yabancı dil dersi olarak okutulması gençlerimizin ve ülkemizin geleceği açısından hayırlı olacaktır diye düşünüyorum.

İşte târih boyunca kâh şarkın, kâh garbın dâvâsında önemli yere sâhip olan Trakların yurdundan çıkıp geldiğim bu ülkede kendi gök kubbemin hayaliyle, Türk’e dâir pek çok hâtıra ve hayatları, muson yağmurlarının gölgesinde kaleme alıyorum… Selâm olsun yurduma! Belki bir kuşkanadına takılıp gider selâmım ve Türk mimarlığının şâhikası olan Selimiye Camii’ne varır, oradan da Tunca, Meriç ve Arda boyunca köklerime, belki de cedlerime ulaşır, kim bilir?

Ayşe Samiha

 

 

Yazarın diğer makalelerinden: