26 Kasım 2022

Turgut GÜLER

            Dünyâ, aylardır bir virüs kâbûsu yaşıyor. İlk olarak Çin’de görülen salgın hastalık, kısa denilecek bir vakitte, Kürre-i Arz’ın hemen her yanını sardı. İnsanlığın romanı denilebilecek muhteşem şiirinde, Koca Yûnus şöyle diyor:

            “Hak bir gönül verdi banâ hâ demeden hayrân olur

            Bir dem gelür şâdî kılur bir dem gelir giryân olur”

         Yûnus Emre’nin elindeki akıl asâsı, uzunun uzunudur ve ilerinin ilerisindeki ilerileri görmektedir. Bizim kıt ve dahî kısa aklımızın asâsı ise, bırakın ileriyi, burnumuzun dibini bile görmekten âciz durumdadır. Şâdî kılındığımız, yâni sevindiğimiz vakitlerin kıymetini bilemediğimiz içindir ki, şimdi giryân olmaktayız, yâni göz yaşı dökmekteyiz. Bu dediklerimiz, Türkiye ile sınırlı bir hüküm değildir. O habîs virüsün uğradığı her yerdeki insan, bugün gözyaşı dökmektedir. 

          Türkçemizde“beterin beteri vardır”tarzında bir yakınma şeklimiz bulunmaktadır. Bu asır-dîde mesel, kaynağını Kur’ân’dan alıyor. Âl-i İmrân Sûresi’nin 153. âyetinde, Yüce Yaratıcı’mız, Uhud Cengi’nden bahisle şöyle buyuruyor:

          “O zamân Peygamber arkanızdan sizi çağırdığı hâlde siz durmadan (savaş meydânından) uzaklaşıyor, hiç kimseye dönüp bakmıyordunuz. Allâh, size keder üstüne keder verdi ki, bundan dolayı, gerek elinizden gidene, gerekse başınıza gelenlere üzülmeyesiniz. Allâh, yaptıklarınızdan haberdârdır.”[1]

           Yaşadığımız günlerde, âyet-i kerîmede buyurulduğu üzere, keder üstüne kederler, âdetâ sağanak hâlinde yağmaktadır. Kısa aklın asâsı ile buna belâ, musîbet, salgın, felâket gibi etiketler konabilir. Lâkin, Yûnus Emre’nin adesesinden bakmayı becebilirsek, hem karşımızdaki heyûlânın üstesinden geliriz, hem de insanın nefsine esîr olarak ortaya koyduğu eksiklik ve hatâları görürüz. İyi ve sağlıklı günlerimizde aklımıza gelmeyenlerin, şimdi kayıp hânesinde görünmesi, bize verilmesi gereken mesajları fazlası ile vermektedir. Tabiatı hor kullanmaktan başlayarak tahrîb ve yok ettiğimiz her şey, bugün bizden virüs kılığında hesap sormaktadır.

            İnsanlığın kurtuluş reçetesi, aklın asâsını uzatmakta yatıyor. Yûnus’un lisânına dönecek olursak:

            “Cennet Cennet dedikleri birkaç evle birkaç hörü

            İsteyene ver anları bana seni gerek seni”

 

 

 

 

 

 

 

 

[1]“İz tus’idûne ve lâ telvüne alâ ehadin ve’r-rasûlü yed’ûküm fî uhrâküm fe esâbeküm gammen bigammin likeylâ tahzenû alâ mâfâteküm ve lâ mâ esâbeküm. Vallahü habîrun bimâ ta’melûn.”-Âl-i İmrân Sûresi, 153. âyet.

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: