7 Aralık 2022

Turgut GÜLER

            

            Yahyâ Kemâl, “Vehbî’ye” başlığını taşıyan rubâîsinde, fânî hayât ile ebediyyet arasındaki geçiş hâlini, pek şâirâne bir şekilde anlatıvermiş:

            “Her rind bu bezmin nedir encâmı bilir

            Dünyâ’mızı nâgâh zalâm örtebilir

            Bir bitmeyecek şevk verirken beste

            Bir tel kopar âhenk ebediyyen kesilir”

            Habîs bir virüsün, bütün Dünyâ’yı esîr aldığı pek sıkıntılı günler yaşıyoruz. Bu gibi zor günlerde, hemen herkes ağzına geleni söylüyor ve ortalık birbirine uymayan sözlerden geçilmiyor. Yapmamız gereken şey, akl-ı selîme teslîm olmak ve sabırla netîceyi beklemektir.  Büyük Şâir’in, yukarıdaki rubâîsinde ifâde ettiği gibi, Dünyâ’mızı bir zalâm, yâni karanlık örtmüştür. Karanlıktan aydınlığa çıkmanın nice yolu vardır ve bu yollar, gizli-saklı yerlerde değil, insanlığın hâfızasındadır. O insanlık hâfızasına, “târîh”adı da veriliyor.

            Türk târîhi, milletimizin daha evvel yaşadığı zafer ve şân dolu günleri, demleri kaydettiği gibi, bizim yas ve keder dolu vakitlerimizi de sahîfelerine almıştır. Bu kabîl zorun zoru ilk dönemimiz, Ergenekon denilen bir mekânda yaşanmıştır. Ergenekon, etrâfı sarp dağlarla çevrili ve Dünyâ’nın diğer yerleri ile irtibâtı olmayan bir kapalı yurttur. Bugünlerde, sık sık duyduğumuz ve dilimizde pelesenk olan “karantina”kelimesi, Ergenekon için pek uygun düşmektedir. Ergenekon, Türk’ün kendisini karantinaya aldığı bir mekân idi ve biz orada tam dört yüz sene kaldık. Bunu şunun için demekteyiz ki, mel’ûn bir virüsün şerrinden korunmak için, gün ve haftalarla ifâde edilen bir tecrîdi gözlerinde büyüten Türkler, geçmişlerinde dört yüz senelik bir karantina devresi yaşandığını bilsinler.

            Kişi, bu Âlem’e, belli bir müddet yaşamak, ömür sürmek için yollanmıştır ve vâdesi dolduğunda, zuhûr edecek herhangi bir sebeble, ebediyyete göç edecektir. Bu kaaidenin dışında kalan bir insana, bugüne kadar rastlanmamıştır. Mühim olan, o sebebi, yâni ölüm vesîlesini sevimli kılabilmektir. Yahyâ Kemâl’in yaptığı, bundan ibârettir. Ömrümüz, bitmeyecek sanılan şevkli bir bestedir. Lâkin o besteyi icrâ eden sazlardan birinin bir teli koparsa, ortada dinlenecek herhangi bir beste kalmaz ve âhenk, ebediyyen kesilir.

            Yahyâ Kemâl, ölümde beste âhengi ararken, bir başka söz üstâdımız Mehmed Âkif merhûm, böylesi hafakanlar basan günlerde, mutlakâ sabretmemiz lâzım geldiğini söylüyor. Onun, Asr Sûre-i Celîle’sini[1]tefsîr eden mısrâları, tam da bugünler için yazılmışa benziyor:

            “Hâlık’ın nâ-mütenâhî adı var, en başı Hak.

            Ne büyük şey kul için hakkı tutup kaldırmak.

            Hani ashâb-ı kirâm, ayrılalım derlerken

            Mutlakâ Sûre-i Ve’l-Asr’ı okurmuş, bu neden?

            Çünkü meknûn[2]o büyük sûrede esrâr-ı felâh.[3]

            Başta îmân-ı hakîkî geliyor, sonra salâh.[4]

            Sonra hak, sonra sebât:İşte kuzum insanlık!

            Dördü birleşti mi, yoktur sana hüsrân artık.”

 

[1]“Ve’l-asr. / İnne’l-insâne lefî husr. / İlle’llezîne âmenû ve amilü’s--sâlihâti ve tevâ sav bi’l-hakkı ve tevâ sav bi’s-sabr. / Asra yemîn ederim ki, insan gerçekten ziyân içindedir. Bundan ancak îmân edip iyi ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler müstesnâdır.”-Asr Sûresi.

[2]meknûn: saklı, gizli.

[3]esrâr-ı felâh: kurtuluş sırları, kurtuluş şifreleri.

[4]salâh: iyileşme, iyi olma.

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: