21 Mayıs 2022

        Esat ARSLAN

Küresel salgın, adeta bir kasırga gibi ulaştığı her yeri vurdu, geçti. Sınır, mınır tanımadı. Neredeyse ışık hızıyla yayıldı, kasırga gibi olsa iyi ya,  ancak ulaştığı yerlerde kaldı, bulaşıcılığı gün ve gün arttı. Herkes vurgun yemiş gibi oldu, maalesef neo liberal sistemlerde içi boşaltılan sağlık sistemleri salgına deva olamadı, insanlar da mecburen çareyi kaçıp evlerine sığınmada buldular. Öncelikle söylemeliyim ki, Koronavirüs (Kovid-19) insanları çaresiz, salgına karşı önceden kurulmuş sağlık sistemlerini de per-ü perişan etti sevgili okurlar. Evlere hapsolduğumuz bu dönemde hep birlikte izliyor ve görüyoruz.  Gördük ki, bu duruma hazırlıksız yakalanan ülkeleri “bir vurdu, pir vurdu.”  
 
Çin'in Wuhan kentinde ortaya çıkan Kovid-19 virüsü salgınının ardından, önce Avrupa’yı mesken tutup hemen arkasından ABD’ye atlaması. ABD’ye atlamadan bir tık önce Nisan ayının ilk haftasında Koronavirüs (Kovid-19) karşısında sağlık sistemi resmen çöken Avrupa'dan itiraf niteliğinde birbiri peşi sıra açıklamalar. Neler yaşanmadı ki…Yaşananlar ve bu durumlara alışık olmayan Avrupa kamuoyunun şoka girişlerini de hep birlikte izledik. Güvendikleri, onca zamandır Avrupa Birleşik Devletlerine evrilmesini bekledikleri “Avrupa Birliği”nin nasıl bir kâğıttan kaplan olduğunu istemeye istemeye içlerine sindirdiler. Ne diyelim, “Gemisini kurtaran kaptan.”
 
Ya ne demeli aralarındaki insaniyetsizlik manzaralarına. İtalya, Fransa, İspanya’da huzurevlerinde yaşlı bakım merkezlerinde ölüme terkedilen ve susuzluktan ölen yaşlıların insanın içini sızlatan görünümlerine. III. Milenyumda bile Charles Darwin’in “doğal seçimlik” (natural selection)kuramını acı bir biçimde anımsatmadı mı? Zayıfın, yaşlının elenmesi, güçlünün yoluna devam etmesi. Bulunulan koşullarla baş edebilen canlıların yaşamlarını sürdürebilmesi, uygun yapıda olmayanların ise yok olması. Peki, nerede o Avrupa’nın bugüne kadar insan sevgisi tabanlı, toplumu, dayanışmayı esas alan “kolektivizm”, “sosyal devletçilik”teranesi açılımları. Hani nerede kaldı, günümüzdeki teknolojik gelişmeler sayesinde zayıfın, güçsüzün elenmesinin söz konusu olmayacağının realitesi. Demek ki, bütün bunlar yalanmış ve sadece sanal dünya gerçekliği imiş. Evet, efendim, tüm bunların sanal gerçeklik kadar hükmünün olduğu evlat acısı, kardeş acısı, ana baba acısı ata acısıyla tecrübe edilmiştir.  Oysa “insanlığın bu günkü ulaşmış olduğu düzen ve teknolojik seviye -en azından gelişmiş ülkelerde- güçlü olsun, sakat olsun doğan her bir bireyi yaşatmaya çalışmak”demek değil midir? II. Dünya Savaşında Hitleri alaşağı eden insaniyet bu hususta mutabık olmuş olduğunu sanıyorduk. Sağlık sistemi diğerlerine göre daha iyi olan, halkının da disiplinli olduğu Kıta Avrupa’sının lideri konumunda Almanya’da ise durum bundan farklı mı olmuştur? Düşünce aynı, “Ölen ve ölmesi gerekenler ölür, üretime katkıda bulunacak olan, sağlar bizimdir.” “Üretmeden sistemden beslenenler süratle sistem dışına çıkarılmalıdır.” Düşüncesi egemen olmuştur. Şimdi sorarım, bunun doğal seleksiyonu yönetim eliyle yapılan Nazi düşüncesinden ne farkı var? İşte örnek. Yaşanan solunum cihazı eksikliği nedeniyle yoğun bakımdaki yaşlıların fişinin çekilmesi ve bunun da bir tıp protokolüne bağlanılması. Yani, aktif ötanazi uygulamaları, baskıyla uygulanmıştır. İşte Batı Medeniyetinin gelmiş olduğu yer. Acı ama çarpıcı bir gerçek.  
 
Gelelim İngiltere’ye. Başbakanının Kovid-19’le yaşam savaşına giriştiği bir ortamda,  İngiltere'de başbakanından yoksun hükümetin sağlıkçılara: “Tek kullanımlık tulumları yıkayıp yeniden kullanın”,skandal çağrısına ne buyrulur? İngiliz Tabipler Birliği Danışma Komitesi Başkanı Harwood, "Hükümetin aradan bir ay geçmesine rağmen kötüleşmeye devam eden koruyucu donanım eksikliğini giderememesi, bizim için gerçek bir hayal kırıklığı oldu." demesi gelinen durumu açıkça ortaya koymaktadır. Ayrıca İngiltere’de, koronavirüs krizi derinleşirken huzurevlerinde yakınlarını kaybedenler, sevdiklerinin ölüme terk edildiğini, test yapılmadığını, ambulans gönderilmediğini hatta doktorların bile ziyarete gitmediğini söylemektedirler. Huzurevlerindeki yaşlıları kendi kaderlerine terk ettikleri bir yana, salgın başlangıcında yoğun bakıma aldıkları hastalardan iyileşme olasılığı zayıf olan hastaların fişini çektiklerini bir hemşire açıklamış, tüm dünya da bu çıplak gerçekle karşı karşıya kalmıştı. İngiltere Halk Sağlığı Kurumu verileri Kovid-19 nedeniyle ölenlerin yüzde 69'unun 70 yaşının üzerinde olduğunu gösterdiği cihetle huzurevlerindeki ölüm sayısı sanılandan çok daha fazla olduğunu ortaya koymaktadır. 
 
Evet, şimdiye kadar anlattıklarımız, sağlık sisteminin salgına karşı dayanaklığının irdelenmesi idi. Eksikliklerinin, açıklarının AB çatısı altında diğer üye ülkelerden korsanlık yoluyla elde edilmesi değildi. Avrupa’ya yeniden orman kanununun egemen olması ise hiç değildi. Tüm insanî değerlerini bırakıp, istihbarat servislerini de devreye sokup zorunlu sağlık malzemelerinin korsanlığına başlamalarını ifade edecek bir sözcük bulamıyorum. Deyim yerindeyse başlayan 'Maske Savaşı'nda Çekya, İtalya'ya giden acil yardım malzemesi dolu TIR'lara el koyarak startı verirken, İtalyayardım malzemesine öylesine muhtaç duruma düştü ki, Yunanistan'a ve Libya'ya giden acil yardım malzemelerine el koymuştur. Kuşkusuz Avrupa'nın utandıran hamlelerine Fransa ve Almanya da katılmıştır. Fransa, İspanya ve İtalya'ya giden malzemelere el koyarken, Çin'in İtalya'ya gönderdiği maskelere Almanya'nın el koyduğu ortaya çıkmıştır. Arkasından maske üreticisi 3M'e ihracat yasağı getiren ABD, bu şirketin Çin'de üretip Almanya'ya sattığı 400 bin maskenin yarısına Bangkok Havalimanı'nda el koymuş, Alman makamları, durumu "modern korsanlık" olarak nitelendirerek ABD'ye tepki göstermiştir. “Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu.”Adama demezler mi, “kardeş sen ne yaptın, şimdi şimdi ne diyorsun?” diye. 
 
Hani ortada bir birlik vardı, batı dayanışması vardı? Öncelikle bu, Avrupa’nın ne bir ortak pazar ne de siyasal birlikteliğe evrilemediğinin ilanı, ekonomik bakımdan “konkordato” sonrası iflas masasına müracaat eden müflis bir tüccar konumunun sergilenmesiydi. Anımsayın, Avrupa Komisyonu Başkanı Von der Leyen’in 5 Nisan 2020 tarihindeki açıklamasını. Leyen, sanki Konkordato Komiserliğine müracaat eden müflis bir tüccar konumundaydı. Avrupa Komisyonu Başkanı önce Avrupa’nın acizliğini dile getirdikten sonra, yeni bir Marshall Planı'na ihtiyacı olduğunu bir çırpıda açıklamıştı.   XVI. Yüzyılın büyük ekonomik gücü, günümüzde dünyanın önde gelen tarım ihracatçısı bir Konya kadar arazisi olmayan Hollanda merkezli Avrupa İlaç Ajansı (EMA), bazı AB üyesi ülkelerde yeni tip koronavirüs (Kovid-19) hastaları için kullanılan ilaçlarda kıtlık yaşanmaya başladığını bildirmiştir. Bunu en iyi açıklayan tablo ise 17 Nisan 2020 tarihindeki, tespit edilen vaka sayısına göre ölüm oranlarında açık seçik görülmektedir. Saptanan vaka sayısına göre ölüm oranında en çarpıcı tespit hem NATO’ya hem de AB’ne ev sahipliği yapan Belçika’nın yüzde 14,29 ile ilk sırayı almış olmasıdır. Maalesef mum dibine ışık vermemiştir. İkinci sırayı ise yüzde 13,41 ile Brexit’le Avrupa kıtasından paçasını kurtarmaya çalışan Büyük Britanya olmuştur. Bunu sırasıyla yüzde 13,19 ile İtalya; yüzde 12,62 ile Fransa; yüzde 10,48 ile İspanya olmuştur. Her şeye karşın, ÇHC yüzde 5,60; ABD yüzde 5,23 Türkiye ise yüzde 2,25 ile oldukça iyi durumdadır. Dünyanın durumu ise yüzde 6,85’tir. 
 
Bu durumda biz de sormuştuk? Peki, Avrupa'nın yardımına kim koşacak? Yine ABD mi? Yoksa bu kez ÇHC mi? ABD’nin içinde bulunduğu trajik durum için de“ABD’yi ara ki bulasın? demiştik. “Kelin merhemi olsa kendi başına sürer.” Normal bir ABD bile olsa “ABD’yi tekrar büyük yapma” vizyonu ile başkan yapılan Trump’lı ABD ”herkes kendi göbeğini kessin” de kesin kararlıydı.  Trump her yerde bunu gösteriyordu, NATO’da göstermişti, en son da ÇHC yanlısı olmakla suçladığı Dünya Sağlık Örgütünün sağladığı fonları bile askıya almıştı.  Gerçekten de öyle değil mi? Donald Trump başkanlık koltuğuna oturduktan sonra kamuya aşırı bir yük getirdiği ve verimsiz olduğu gerekçesiyle “Obamacare” adıyla bilinen sağlık reformunu delik deşik etmemiş miydi? Avrupa’da ise kamunun sağlık harcamalarına olan desteği, küresel finans krizi sonrası devreye giren kemer sıkma politikalarıyla birlikte azalmamış mıydı? Bunun sebebi neredeyse tekti, 1980’li yıllarla birlikte hayatın neredeyse her alanına etki eden neoliberal politikalar, birçok ülkede kamunun sağlık sistemi içindeki ağırlığının önemli ölçüde azalmasına neden olmuştu. Kalan boşluk özel sağlık sigortaları ile doldurulacaktı. Yüzde 54 kâr marjıyla çalışan sigorta şirketleri sağlık sisteminin maliyetini bir anda uçurmuşlardı. İlaç sektörü de oldum olası üst düzey kârlarından ödün vermiyordu. Sonuç, ABD’de 27,5 milyon insanın sağlık sigortası olmaması. Test bile yapılamadan hastane kapılarından dönen ABD seçmeni. Bu durumda, seçim dönemi olmasa, neoliberal politikaların yılmaz savunucusu Trump’un pandemi hizmetlerini bedava yapalım, cılız da olsa sesi çıkar mıydı? 
 
İşte Sevgili okurlar, Avrupa kendi sorunlarını çözmekten aciz ABD’den sorunu olduğu konularda yardım istese ne elde edebilecekti? ABD az da olsa kendi arka bahçesindeki örneğin Meksika’ya yardımı ön planda tutuyordu. Kural 1823 Monreo doktrininden bu yana değişmiyordu. Avrupa Amerika’ya karışmasın kendi başının çaresine baksın. Peki, uzun yıllardır Avrupa'ya girme fırsatı arayan ÇHC küresel dayanışmanın pivot ülkesi olabilir miydi? Lojistik, liman ve ticaret anlaşmaları, ‘Kuşak-Yol Girişimi’ ve ‘5G’ projeleriyle sürekli Avrupa’daydı, Çin. Ama istediği ivmeyi bir türlü yakalayamamıştı. Peki Küresel Salgın krizini fırsata çevirmek için yeni bir konjonktür yakalamış olabilir miydi? Çin; Ortadoğu, Afrika ve Latin Amerika başta olmak üzere, birçok bölgede ÇHC temelli küreselleşme faaliyetleri yürütmesine karşın, Avrupa’da istediği başarıyı hâlâ sağlayamamıştır. Bununla birlikte, Von der Leyen’in açıklamaları ve Avrupa’nın içine düştüğü küresel salgın krizi, Çin’in “Kuşak ve Yol Projesi”’ni olası bir Marshall Planı’na dönüştürme ihtimalini de artırmasına karşın gelin şu yalın gerçeği büyük harflerle ifade edelim. Efendim tüm dünyada ne “Atlantikçi Küreselleşme”, ne de “Pekin merkezli Küreselleşme”nin yaşama şansı yoktur. Öyle sopayla, havuç göstermekle, çekiçle bu iş gerçekleşemez. Efendim, bu tür küreselleşmenin cenaze namazı kılınmıştır, bu dünyada. İbreler Asya’yı göstermektedir. Doğrudur. Ama “Asya Temelli Küreselleşme”, “Dayanışma”(Solidarity) odaklı olma koşuluyla yaşama şansı olduğunu göstermektedir. 
 
Şimdi soru şu: "Yardımlaşma"mı "Dayanışma"mı? Aslına bakarsanız, sistematik olarak “Yardımlaşma”, aritmetik olarak “Dayanışma” fayda arttıran iki kavramdır.  Bu iki kavramın geçerliliğini Dünyada ve Latin Amerika'da "vicdanın sesi"olarak nitelendirilen yazar Eduardo Galeano şöyle özetlemektedir.
 
“Ben "Yardım ve Yardımlaşma"ya inanmam. "Dayanışma"ya inanırım. Yardımlaşma “dikey” yukarıdan aşağı doğru üstten bakan bir ilişkidir. Dayanışma ise aynı seviyede ötekine saygıyı ifade eden birbirlerinden öğrenebileceğin çok şeyler olduğunu hissettiren horizontal, ufkî yani yatay bir ilişkidir. Evet, unutmayalım, yardım ve yardımlaşmanın olmadığı bir dünya kuşkusuz cehennem gibi olur.Ama dayanışmanın -hele "öteki" ile birlikte yapılabilirse - olduğu zaman dünya cennet olur.”
 
Ekvatorda evlerden toplanan binlerce yaşlı ölüler, İtalya’da, Fransa, İspanya ve ABD’de huzurevlerinde ölüme terkedilen yaşlılar ve aktif ötanazi uygulamaları dünyanın bir anda cehennem oluşana tipik örneklerdir. Bütün bunlardan sonra ne yapalım? Hiç de meraklar buyurmayınız, geldiğimiz yer aynı, geçmişin Asya tipi üretim tarzı günümüzde salgın sonrası beklenilen “Asya Tipi Küresel Dayanışma” modelini çağrıştırmaktadır. Bu model Afro-Avrasya coğrafyasında bağlantısızların dayanışması, bir nevi Yugoslavya lideri Tito’nun  bayraktarlığını yaptığı III. Dünyacı modeldir. Geçiş sürecinde, üretimde dışa bağımlığı en aza indirmek ve kendi kendine yeterli hale gelmek için, içeride maksimum dayanışma. İsterseniz tüm ülkelerin yaşadıklarını gözlerinizin önünden geçirin, şimdi sorarım size dışarıda güvensizlik hâkim değil mi? Evet hâkim, hem de geri dönülemeyecek kadar. Endişe var mı? Var. Nedir o? ABD / ÇHC rekabeti. “Asya Tipi Küresel Dayanışma” modeli derken hiçbir şekilde ne “güdüleyici Avrusya’cı model”den, ne de hegemonik Çin modelinden medet ummuyoruz, sevgili okurlar. 
 
Az gittik uz gittik dere tepe düz gittik bir de baktık ki bir arpa boyu yol gitmişiz. Küresel salgınla sanki başlanılan yere dönüldü gibi, küresel ekonominin tekrar hiç olmaz ise sosyal dayanışmayla özdeşleşen Keynes’yen çizgiye oturtulması büyük önem arz etmektedir. Malum, Keynesyen modelde işsizlik, büyüme ve gelir dağılımı ön plana çıkmaktadır. Daha önemlisi iktisadi büyümede istikrar için talep yönlü politikaları savunulmaktadır. Fazlaca söze gerek yok, ekonomik krizler ülkelerin siyasal yaşamını etkiler. Ekonomik kriz, ülkelerin siyasal iktidarlarını değiştirdiği gibi, kimi zaman siyasal rejimlerini bile değiştirebilme yetisine sahiptir.
 
Bizim neslin, yetişip gelirken belleğinde yer etmiştir, Marksist felsefedeki “Asya Tipi Üretim Tarzı”, Osmanlı Devletiyle de özdeşleştirilmiştir. Aslında Avrupa için Marksist yaklaşımlar Batı Marksizmi’nin kendini yenileme çabalarında esinlenmiştir. Avrupa için doğu, Paris’ten kalkan Şark Ekspresinin son istasyonu “İstanbul”, Pera, dolayısıyla  “Osmanlı Devleti”dir. Marks Osmanlı Devletinin toplumsal ve idari düzenlenmesini açıklarken, Asya tipi üretim tarzında toprakların mülkiyeti hususunda özel mülkiyetin yokluğu, bazen müşterek mülkiyet, bazen komün mülkiyeti, bazen de devlet mülkiyeti deyimlerini kullanmıştır. Osmanlı toplumunda ise topraklar malum miridir, kontrolü devlete aittir. Marks'a göre işte bu nedenle Asya tipi devlet, birleştirici, bütünleştirici ulu bir varlığa sahiptir. Asya tipi üretim tarzında devlet kamu işleri yapmakla görevlidir. Osmanlı toplumundaki kamu işleri ve hizmetleri devlet ve devleti temsil eden devletçi seçkinler tarafından yapılmıştır. Aslında bu durum başta Japonya olmak üzere, Çin, Kore ve Vietnam gibi ülkelere egemen olan düşünce biçimidir. Asya tipi üretim tarzında tarım ile küçük ve orta boy işletmeler arasındaki iş bölümünü oldukça gelişmiş olduğu bundan dolayı kendini destekler karakterli bir ekonomidir. Asya tipi üretim tarzında kent ve kırsal farklılaşmamıştır. Osmanlı ekonomisinde ise ikili ekonomi belirgin bir şekilde ortaya çıkmıştır. Bir yandan gelişmiş kentler, öte yandan küçük ve orta boy işletmelerin ekonomilerinin egemen olduğu bir kırsal kesimi ekonomik potansiyeli. Bu düşünce tarzı şimdilerde Endonezya, Malezya, Tayland, Filipinler ve Singapur beş kurucu üyeyle 8 Ağustos 1967'de Bangkok'ta kurulan, daha sonra Bruney (1984), Vietnam (1995), Laos (1997), Myanmar (1997) ve Kamboçya (1999) ile genişleyen Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği (ASEAN)A hakim olan düşünce tarzıdır. Türkiye bu örgüte 2017 yılında İsviçre, Norveç ve Pakistan gibi, “sektörel diyalog ortağı”olmuştur. Bu örgüt esnek olduğu kadar, sürdürelebilirlilik, bağlayıcılık ve kapsayıcılık genel ilkeleri çerçevesinde gelecek nesilleri de kapsayacak bir biçimde örgütlenme sistematiğine sahip bulunmaktadır. Türkiye ve Türk Devletlerine bu örgütte büyük bir rüçhaniyet ve mazhariyet bulunmaktadır.
 
Efendim uzun lafın kısası küresel salgından çok fazla yıpranmadan, yani sıfırı tüketmeden çıkabilmenin birinci koşulu her ne pahasına olursa olsun mevcut sağlık sisteminin direncini korumaktır. İkincisi, başta tarım olmak üzere işsizliği önlemek için küçük ve orta ölçekteki şirketleri ayakta tutabilmektir. Bu arada yaşananların küresel sistemdeki olası etkilerini iyi analiz ederek orta ve uzun vadeli politikaları hayata geçirebilmek de gelecekteki duruşumuz açısından son derece önemlidir. Küresel salgın karşısındaki Türkiye’nin yerkürede sınanan  hümanist açılımı ve direnci salgın sonrası değişimlerde de çok geniş yollar açabilecek niteliktedir. Bütün bunlardan sonra söylemem o dur ki, küçük ve orta ölçekli işletmeler temelinde ekonomik ve finansal entegrasyon ve teknolojiyi ön planda tutan ASEAN odaklı “Asya Temelli Küresel Dayanışma” geleceğimizi de aydınlatacaktır, sevgili okurlar. 

Bu yazarın diğer makaleleri

Bu kategorideki Makalelerden