Güncel Yazılar
 
İhsan KURT
Aktarılmış kimlik; unvan, statü sembolleri, bir kurum, kuruluş veya derneğe üye olarak kazanılan kimliktir. Yani hepsi de sonradan alınır veya verilir. Bazı bireylerin gerçek dışı olarak kendi kendilerine verdiği sıfatlar da aktarılmış kimlik olarak değerlendirilir. Sorun, insanın kişiliğinin de kapsadığı kimliği değil, sonradan eklenen kimliği hep öne çıkarmakla başlar. Yani birey bu aktarılmış veya eklenmiş kimliğin esareti içerisinde davranışlarda bulunmaya çalışır. Sosyal alanda bu esaret içerisinde bulunan bireyler aynı zamanda toplumsal gerginlikte en büyük rolü oynarlar. Özellikle bunlar bazı güçleri ellerinde bulunduruyorlarsa ilgili alanlarda gerginlikler daha fazla görülür.
Aktarılmış kimlik, kendini olduğu gibi kabul etmeyen, mevcudu özümsemeyi gerçekçi olarak başaramayan, kişiler ve de toplumların kurtulamayacağı zincirlerden biridir. Çünkü bu durumda insan hiçbir zaman ne kendisi olur, ne kendisini olduğu gibi kabul eder, ne de kendisi için yaşar. Başkalarını, başkalarından her anlamda aktarılmışlıkları yine kendisinin olmayan hayatında yaşatmaya devam eder.
Gerçekçiliğini, hakikiliğini ve asıl kimliğini kaybetmekte olan insanlar bir arayış içinde görünür. Çabaları karşısında bekledikleri başarıyı elde edemediklerinde psikolojik çatışmalarını azaltmak için bazı savunma mekanizmalarına başvururlar. Bunlardan biri de yansıtma mekanizmasıdır ki kişi başarısızlığını kendisinin dışında, hep başkalarında, başka şeylerde arar, başkalarına yükler.Aslında kendilerini “beklentileri” ile tanımlayanlar, beklentilerinin kendileri olmadığını kabullenmezler. Bunun için kimlik aynasına bakma cesaretini de gösteremezler. Bunlar beklentilerini bulamadıklarında hayal kırıklıkları, yenilgiler ve yıkılmışlıkları çok yaşarlar. Onların deyimiyle hayat bir türlü yüzlerine gülmez…
Etrafınızda gördüğünüz, tanıdığınız bazı insanlara baktıkça Michel Foucault’un “Günümüzün sorunu ne olduğumuzu keşfetmek değil, olduğumuz şeyi reddetmektir”Sözünün ne kadar yerinde bir tespit olduğu anlaşılır. Oysa kendilerine “kişilik gelişimcileri”, “yaşam koçu” gibi sıfatlar verenler ve bunların uygulamaları daha çok kişinin ne olduğunu keşfetme üzerine kurulmuştur. Aktarılmış kimliğe sahip olanlar bu anlayışı biraz daha ileri götürerek kendisinin ne olduğundan çok nasıl göründüğüne, tanındığına odaklanıyor.  Bunun için daha çok unvana, daha çok makama sahip olursa kendisi olacağını, bunlar olmayınca “hiç kimse” olacağını düşünüyor. Oysa “olunanı”, yani bireyin asıl kimliğini bütün gerçekliği ile kabul etmekle ancak aktarılmış kimliğe karşı çıkılacaktır. Çünkü sonradan verilenlerin, kazanılanların insanın öz kimliği olmadığı bir gerçektir.
Benzer durumlar daha geniş olarak düşünüldüğünde toplumlar için geçerlidir. Tarihi, kültürel, sosyolojik yapısıyla kendisini gerçekçi olarak tanımayan, tanısa da olduğu durumu kabullenemeyen toplumlar aktarılmış kimlik arayışlarını sürdürürler. Hatta insanlık tarihi bunların örneklerine şahitlik yapmıştır… Özellikle duraklama, gerileme ve çöküşün yaşandığı Osmanlı Devletinde idari, bürokratik ve aydın kesimlerinde ortak anlayış haline gelmiş düşünce, yıkılışa doğru gidilmesinin en önemli sebebini dış güçlere bağlamalarıdır.
Burada mevcut durumu reddetme tavrı açıkça görülmektedir. Sosyal yapının her alanındaki yanlış uygulamaları görmezden gelmek de benzer anlayışın ürünüdür. Mesela “paşa” gibi, “müderris” gibi unvanların yerli yersiz dağıtılması, “beşik kertmesi “ ulema anlayışıyla henüz doğmamış veya doğacak olan çocuğa bu sıfatın uygun görülmesini de örnekler arasında saymak mümkün.
Cemil Meriç “Bu Ülke”yi 1839’dan beri su alan bir gemiye benzetir. Yani görünüşte dışarıdan gelen faktörlerle batışa doğru gidildiği kabullenilir. Su almakta olan geminin batma tehlikesine karşı çareler üretme yerine, suyun temiz mi, kirlenmiş mi, yoksa bir yerlerden bir şeyler karışmış mı diye fazla gerekli olmayan tartışmalarla zaman kaybedildiği pek fazla sorgulanmaz. O, Osmanlı’nın geri kalmışlığı, hatta yıkılmaya başladığı dönemleri sebepleri ile işaret eder. Bu sebepler arasına ülkenin Karlofça Anlaşması ile beraber durağanlaştığı, toprak kayıplarına uğradığını sayar. Bazı yenileşme, yükselme çabalarına rağmen bir başarı sağlanamamıştır. Bunun en önemli sebeplerinin başında mevcut durumu, yıkılışı, sosyal çürüyüşü olduğu gibi kabullenmemek gelir.
Aktarılmış kimlikler toplumsal hayatın gelişimi içerisinde de çelişkileri yaşatmıştır. Mesela II. Mahmut Döneminde başlatılan yenileşme, yükselme çabaları öncelikle mevcut toplum kimliğinin ihtiyaçları dikkate alınarak yapılmadığından fazla başarı elde edilememiştir. Ülke dışından emanet alınanlar da Osmanlı kültürü içerisinde özümsenemediği için yenilik girişimleri tamamlanamamıştır. Netice hep geri kalmışlık ve kuşatılmışlık duygularını beslemiştir. Başarı, kalkınma ve ilerleme denilince örnek alınanlar, yani asıl başarılı görülenler, başarısızlık söz konusu olunca da yine sebep olarak maalesef örnek alınanlar gösterilmiş. Bu şekilde geri kalmışlığın sadece çaresizliği değil, çelişkisi de ağır bir şekilde yaşanmıştır. Bu açık çelişki içerisinde o dönemdeki asıl toplumsal kimlik değil aktarılan kimlik önemli rol oynamıştır.
Alaın Touraıne bu tespitlerimizi benzer tarzda ama farklı bir şekilde ifade eder. O, “Modernliğin Eleştirisi”nde (2016,s.383); “Kendilerini tehdit altında hissedenler, bireysel ya da kolektif yükselme çabaları başarısızlıkla sonuçlanmış olanlar, dışarıdan gelmiş bir kültür ya da ekonomik çıkarların istilasına uğradıklarını hissedenler, yaratıcısı olmaktan çok emanetçisi oldukları aktarılmış bir kimliğin içinde taşlaşıp kalırlar…”derken, düşüncelerimize bir açıklık da getirmiştir. Maalesef kendisini gerçekçi varlığı ile, olduğu gibi kabullenemeyen toplumların kaderi hep olmuştur.
Osmanlıda yaşanan vakanın biraz değişiği şimdilerde de yaşanmaktadır. Henüz raylarına tam olarak oturmamış yahut raylarından çıkarılmaya çalışılan Türkiye’de bu durumun örneklerini görmek mümkündür. Mesela yeni kimlik oluşturulurken, bu oluşumda bazı faktörlerödünç ya da emanet alınmış, daha sonra bunlar en kısa zamanda yerli kimliğe tekabül ettirilmiş. Fakat ekonomik, sosyal, siyasal alanda gösterilen çabalar sekteye uğradığında veya uğratıldığında idari savunma mekanizması devreye girmiştir. Belki birçok alanda, özellikle başarı gösterilen alanlarda adı dahi anılmayan “dış güçler” başarısızlıklarda, yıkımlarda adından sıkça bahsedilen, sıkça atıfta bulunulan en büyük engel olarak görülür ve topluma öyle yansıtılır. Aslında var olan bu güçlerin gerçek payları çok fazla abartılarak, bir çeşit savunma pozisyonuna geçildiği zamanlarda, özellikle devletin bazı dönemlerinde görülmüştür. Fakat ne olursa olsun devletin asli ve asıl kimliğine bir güç olarak ulaştığı zamanlarında “dış güçler” söylemi fazla dillendirilmemiştir. Daha çok emanetçilik yaptığı ve emanetçi olarak kaldığı, aktarılmış kimliği yaşadığında benzeri söylemler gündemden düşmez olmuştur. Yani bu durum bir nevi toplumun kendi olmama hali ile de izah edilebilir. Dolayısıyla aktarılmış kimliklere tarihin cevabı sadece savunma mekanizmalarını kullanarak avunma şansızlığından başka bir seçenek tanımaz.
İşaret etmeye çalıştığım toplumsal vaka bireyler için de söz konusudur. Özellikle yarım yamalak okumuş, kültürel kimlik temellerini oluşturamamış, özgürlüğü sindirememiş bazı yazar-çizer takımı ile bazı politikacıların davranışlarında, söz ve yazılarında aktarılmış kimlik özellikleri açıkça görülür. Öyle ki bunlardan politikacı olanların sık sık parti değiştirmelerinde hiçbir sakınca aranmaz. Kendilerini aydın, yazar gibi sıfatlarla tanımlayanlardan bazılarının kırk yılda kırk ipte oynamaları da aktarılmış kimliğe sahip olduklarına örnek teşkil eder. Çünkü ister politikacı, ister yazar olsun bunlar kendilerinden kaynaklanan değil, ancak emanet aldıklarıyla kendilerinin sandıklarını uyuma dönüştüremediklerinden kafaları da hep karışıktır.
Aktarılmış kimlikler ister tarihsel isterse bireysel olsun, toplumda ve bireyde sorunların kaynağını oluşturur. Aktarılmış kimliklerdeki sorunların çözümüne yine aktarılmış kimlik yolları aranacağı için doğacak hiçbir netice gerçekçiliğe götüremeyecektir. Ayrıca aktarılmış kimlik sorunlarına sahici çözüm yolları da çelişkiler ve çatışmaları getireceğinden sonuç yine hüsran olacaktır. Yani nereden, kimden, hangi yollardan, hangi kültürden neler ne kadar alınırsa alınsın bunlar özümsenmiyor, asıl kimliğin özü haline getirilemiyor, aktarılmış değil sahici kimlik olarak ortaya konamıyorsa, bu konudaki asırlık tartışmalar gibi şimdi de bir sonuca ulaşılamaz. Çünkü emanet ya da ödünç alınanlar zamanı gelince asıl sahipleri tarafından istenecektir. Özümsenmeyen kimlikler üretildiğinde ve bu öz kimliğin yerine geçirilmeye çalışıldığında şahsiyet, özgürlük gibi vasıflar hep eksik kalacaktır. Temelde anlama ve anlaşılma sorunu yaşanacaktır.
Aktarılmış kimliklere sahip toplumlarda yaşayan insanlar hangi görüş ve düşüncede olduklarını ifade ederse etsinler gerçek kimliklerinin dışında davranacaklardır. Bunlar hayatlarını bir sanı içerisinde geçireceklerdir. Söyledikleri de, yazdıkları da, fikirleri de aktarılmış kimliklerin lisanı olacağından neticede birbirlerinden farkı da olmayacaktır. Her biri ayrı sözcüklerle aynı şeyleri dile getirerek sahibinin sesi olmaktan öteye geçemeyeceklerdir.
Aktarılmış kimliklerin ürettikleri her ne olursa olsun taklit ve tekrardan öteye geçemeyecektir. Böylelikle orijinaliteyi de bir türlü yakalayamayacaktır. Bilimde, sanatta, teknolojide, hatta toplumsal yaşama tarzlarının bütün alanlarında asıl kimlik değil aktarılmış kimlik davranışları gözlenecektir… Fransa’ya kızıp külüstür renosunu parçalayan, Amerika’ya kızıp sahte dolarları yakan veya kızgınlığını portakalları bıçaklayarak gösterenlerin toplumu, aktarılmış kimliklere sahip bireylerin olduğu toplumdur… Unvan almak için intihalleri neredeyse alışkanlık haline getirenler, öğrencisinin araştırmasını kendi isimleriyle yayınlayanlar, bildiri olarak sunanlar, öz kimliklerinden uzak insanlardır. İçinde yaşadığı çağda ve zamanlarda hiçbir şey üretmeyip, hep başkalarına el açma konumunda kalan ama buna rağmen boş övünmeyi de bir türlü bırakmayan bireylerin olduğu toplumlar aktarılmış kimlikten kurtulamamış toplumlardır. Hamasiliği yaşatmak için çaba gösteren toplumlar da aynı sınıfa dahil olur. Çünkü hamasilik –iyi veya kötü- mevcudu ya da olunan şeyi kabul etmemekten beslenir. Ya geçmişte ya da gelecekteki aktarılmış bir kimlik davranışı olarak söylemlerde yer bulur. Hamasetin asıl kimliği esir etmesi böyle başlar. Bireyler hamasi yazıp söylerken, toplum da bunları alkışlama peşinde olduğunda asıl kimliğe dönemezler. Böylelikle hamaset aktarılmış kimliğin ta kendisi olarak gücünü ilan etmiş olur. Toplumun sorunlarından biri de bu anlayışı aşamamakta yatmaktadır.

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

36362602