26 Haziran 2022

Turgut GÜLER

            

“Hâtem” mahlâsı ile şiirler yazan Akaovalızâde Ahmed, atasözü hükmündeki beyitinde şöyle diyor:

“Âlâyiş-i mezâk-ı Cihân gûne gûnedir

Kimine zerde kimine kurs-ı zer lezîz”

Hâtem’in mısrâlarını, bugünkü Türkçeye aktarmak istesek, şu cümleleri kurabiliriz:

“Bu Dünyâ’nın tadını çıkarmak uğrunda birtakım gösterişlere baş vuranlar, türlü türlü şeylerden zevk alırlar. Kimi zerdeden hoşlanır, kimi de sarı sarı altınlardan.. Yâni, kimi yiyip içmekten usanmaz, kimi de mal ve mülk ihtirâsından.”

XVIII. asırda yaşadığını bildiğimiz Hâtem hakkında, daha fazla biyografi mâlûmâtına sâhip değiliz. Künyesinde bulunan Akova’nın da, hangi Akova olduğu belli değildir. Zîrâ, Türk Eli’nde, düzine hesâbı ile Akova bulunuyor. Bildiğimiz bir şey varsa, o da Ahmed’in, yâni şiirdeki mahlâsı ile Hâtem’in, bizim millî kültür süzgecimizden geçmiş bir dimâğının olduğu. Türk töresi ve dahî geleneği, Türk milletine aşırılığın her çeşidine sed çekmiş bir hayat tarzı takdîm eder.

Yaşamakta olduğumuz karantina günlerinde, gözle görülmez bir virüsün esîri olarak kapandığımız evlerimizde, sanki açlıktan ölecekmiş gibi, erzak yığmayı, Türk töresi ve geleneği ile açıklamak imkânı yoktur. Bu, tasvîb edilmesi imkânsız hareketlerin temelinde, rast gitmeyen, yolunu şaşırmış bir eğitim sistemi olduğunu, sazı ve sözü eline alan herkes söylüyor. Lâkin, iş icrâata gelince, mâşerî davranışlar öne çıkıyor ve talkın verenler de salkıma hücûm ediyor.

Şâir, zerde ile zer arasında kurduğu sarı renk bağını, hem yaşadığı zamâna kondurmuş, hem de bizim bugünlerdeki zavallı görünüşümüze uzatmış. Sözünü etmeye çalıştığımız ihtiyaç fazlası şeyleri almak, yığmak husûsu, aynı zamânda bir hak yeme mes’elesidir. Kimse kalkıp da:

“Alıyorsam paramla alıyorum, bana kimse karışamaz..”

deme hakkına sâhip değildir. 

Bizim para verip aldığımız nice gıdâ maddesini, bir kısım insanlar, para ile dahî bulamamaktadırlar. Bir de, hem ihtiyâcı olan, fakat parası olmayan insanları düşünün. Bu sıkıntılı günler, insanlık adına pek ciddî bir imtihândan geçtiğimiz günlerdir. O dilimizden düşürmediğimiz “empati”kelimesini, bir de hakîkat aynasına vurduralım ve ihtiyâcı olanların yanında yer alalım. Zerdede karâr kılanlarla zer toplayanları, terden sırılsıklam olmuş mahcûb kardeşlerimizle buluşturalım.

Yazımızı bir zerde nüktesi ile bitirelim. Sultan İkinci Abdülhamîd Hân’ın huzûrunda icrâ-yı san’at eyleyen komik-i şehîr[1]Abdi, nâm-ı diğer Abdürrezzâk Efendi, temâşâsının sonunda, Sultân’ın yolladığı bir tabak dolusu gümüş akçeye burun kıvırır, onu az bulur ve tabağı getiren Çavuşbaşı’na:

“Gidiniz Sultân’ımız Hazretleri’ne söyleyiniz. Abdi kulu pilâvı zerdesiz yiyemez.”

der.

Abdi’nin bu sözü Abdülhamîd Hân’a iletilince, Çavuşbaşı, elinde altın dolu ikinci bir tabakla döner…

 

 

 

 

[1]komik-i şehîr: meşhûr komedyen.

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: