4 Ekim 2022

 

XVIII. asır şâirlerinden Âsım, hikmetli mısrâları ile dikkat çeken bir ceddimizdir. “Âsım”, onun şiirdeki mâhlasıdır. Esas adı İsmâil’dir ve ilmiye mesleğinin en yüksek yeri olan Şeyhülislâmlık Makâmı’na kadar çıkmıştır. Şuârâ tezkirelerinde ondan “Çelebîzâde Şeyhülislâm İsmâil Efendi” diye bahsediyorlar. Âsım’ın şu beyiti, okuyucunun önüne kocaman bir hikmet denizi, hattâ ummânı koymaktadır:

“Meh-i nev bedr olur ammâ kelef gitmez ‘izârından

Olur bir vechile ‘aybı mümâyân ehl-i noksânın”[1]

Bu mânâ derinliği pek muazzam beyiti, günümüz Türkçesine aktarmak istesek, şöyle diyebiliriz:

“Yeni Ay, büyüyerek Bedr olur, yâni Dolunay hâline gelir, ammâ yanağındaki lekeler gitmez, kaybolmaz. / Üstünde eksiklik, noksan olan kişilerin  ayıpları da, bir şekilde ortaya çıkar, görünür.”

Yeni Ay ilk hâlinde Hilâl şeklindedir. Yavaş yavaş büyüyerek nihâyet Dolunay olur. Dolunay hâline gelmiş Ay’ın yüzü, daha parlak görünür. Fakat, dikkatli gözler, Ay’ın sathındaki lekeleri, benekleri, Dolunay hâlinde iken daha iyi görür. Huy ve ahlâk kusûru olan kişiler de, Dolunay gibidir. Onlar da, ne kadar yüksek mertebelere çıksalar, ne kadar parlak ve gösterişli mekânlarda dursalar, nice şatafatlı kıyâfetlere bürünseler, emsâli olmayan servetlere sâhip olsalar, Ay’ın yanağındaki lekelerin, Dolunay safhasında daha açık görülmesi gibi, kusûr ve noksânlarını mutlakâ belli ederler. Zîra, ecdâdın dediği hesap; can çıkar, huy çıkmaz. O noksân olan şeyler, bir vesîle bularak, kendilerini gösterirler.

Âsım rahmetlinin iki mısrâ içine sığdırıverdiği hikmet, aslında insanlığın tekmîl mâcerâsını anlatacak hacim ve evsâfda görünüyor. Türk töresinin ve İslâm hayâtının temel direklerinden biri, tevâzu, diğeri de güzel ahlâkdır. 

Kibirlenmeyi, başkalarına yukarıdan bakmayı, hem millî tarafımız, hem de dînî yanımız ayıplamıştır. Sâde olmayı öğütleyen bir gelenekten geliyoruz. Milâdî beşinci asırda yaşayan Attilâ, Türk’ün sâdeliğini tâcına ve tahtına aksettiren bir uluğ kişidir. Bizans elçisi Priskos, Attilâ’nın nezdinde iken gördüklerini anlatan çok değerli bir sefâretnâme kaleme almıştı. Orada, Attilâ’nın misâfirlerine altın tabaklar içinde altın kaşıklarla yenilen yemekler ikrâm ettiğini, fakat kendisinin tahta tabak ve tahta kaşık kullandığını okuyoruz. Misâfirperverlik, bu yüzden Türk’ün en öne çıkan meziyetlerinden biri olmuştur. 

Hazret-i Peygamber, bir hadîsinde:

“Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.”

diye buyurmaktadır.

Tevâzuda Attilâ ceddini, güzel ahlâkda Resûl-i Ekrem Efendimiz’i örnek alacak bir Türk neslinin, Dolunay hâlinde bile yanaklarında leke, benek, çil görülmeyecektir.

 

 

 

[1]Beyitte geçen bâzı kelimelerin mânâları: 

Meh-i nev: Yeni Ay.

Bedr: Dolunay.

Kelef: Yüzdeki benekler, çil.

‘izâr: Yanak [gül-‘izâr: gül yanaklı].

nümâyân: ortaya çıkma, görünme.

ehl-i noksân: eksiği, kusûru olanlar.

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: