6 Temmuz 2022

            

Yıldırım Bâyezîd, yalnız Türk târîhinin değil, geniş mânâda Dünyâ târîhinin sayılı kahramânlarındandır. O, “korku”kelimesiyle tanışmamıştır. Atatürk, Çankaya Köşkü’nde bir sohbet sırasında, yanında bulunanlara dönerek:           

“Ressâmlar, bir gün kahramân sîmâsını unuturlarsa, Yıldırım’ı alsınlar, yapıversinler.”

demişti.           

Atatürk’ün, burada  ressâmları işâret ederek “yapıversinler”demesi, bir sâha darlığı olarak düşünülmemelidir. Bu “yapıverme”tavsiyesini,  aslında her daldan san’at erbâbının sâhiplenmesi lâzımdır. İçinde san’at cevheri taşıyan her kişinin gözünde ve özünde, Yıldırım Bâyezîd’den alacağı kahramân hissesi vardır. Zîrâ, onun Niğbolu surlarının küfeki taşlarına[1]zerk ettiği:            

“Bre Doğan!.. Bre Doğan!.. Bre Doğan!..”

nârâsı, târîh koridorunda hâlâ çınlıyor.         

Kosova Sahrâsı’nda şehîd olan muhterem babası Murâd-ı Hudâvendigâr’ın yerine, yine o sahrâda taht’a oturan Yıldırım Bâyezîd, beklenenin aksine, Sırbistan’ı doğrudan Türk Devleti’ne bağlamamış, ödediği yıllık vergiyi arttırarak, muhtemel harb hâllerinde Sırp ordusundan yirmi bin askeri kendi emrine alarak, onu Türkiye’ye bağlı devlet hâline koymuştu. Yıldırım Bâyezîd’in bu yumuşak tavrı, Sırbistan’da Türklere karşı alâka ve hayrânlık hisleri uyandırmıştı. Zâten Yıldırım Bâyezîd Hân’ın da maksadı bu idi. Cihân’ı kendisine dar gören koca Yıldırım, yine Kosova Muhârebesi sonrasında, Niş ile Semendire arasındaki Alacahisâr Câmii’nde, Sırp Prensesi Maria Olivera Despina ile evlenmişti.            

Maria Olivera Despina’nın aleyhinde epeyi söz sarfedilmiştir. Yıldırım Hân’ı şarab mübtelâsı yaptığından tutun da, daha pek çok menfî alışkanlığı, hep bu Sırp Prensesi’nin aşıladığı söylenmiştir. Yıldırım Bâyezîd, belki bâzı vakitlerinde şarab içmiştir, ama, bu, onu yatıp kalkıp şarab içen bir mevkide görmemize sened teşkîl etmez. Târîh önündeki Yılıdırm Bâyezîd, saltanatının tamâmında Rûmeli arâzisi ile Anadolu arasında mekik dokumuş, atından inmemiştir. Çok nâdir ve pek kısa istirâhat ânlarındaki işret sahnelerini, o büyük kahramânın bütün hayâtına yaymak, çok büyük bir haksızlıktır ve hürmetsizliktir.            

Aradan yıllar geçip de Yıldırım Bâyezîd, meş’ûm Ankara Muhârebesi sonunda Timur’a esîr olunca, Cihân’ın tanıdığı en zâlim ve dahî gaddar hükümdârlardan biri, belki de birincisi olan Timur, Maria Olivera Despina’yı da getirtmiş ve şânlı Yıldırım’ın yanında, katlanılması imkânsız bâzı kabalıklarda, incitici hareketlerde bulunmuştur. Bunları hazmedemeyen ve o çok yüksek gurûruna yediremeyen Yıldırım Bâyezîd, Timur’un Akşehir konağında Hakk’a yürümüş, can emânetini esas sâhibine teslîm eylemiştir. Esâreti ve mağlûbiyeti hazmedemeyecek Yıldırım kâbının, bu son Despina darbesine dayanması, elbette düşünülemezdi.           

Bugün, Ankara Mıhârebesi’nden Yıldırım’ın vefâtına kadar geçen zamânı mercek altına koyan insanlar, Timur’a zâlim derken, Despina’ya mazlûm, Yıldırım Bâyezîd Hân’a da, hiç tereddüd etmeden “kahramân”diyorlar.

[1]küfeki taşı: yapılarda kullanılan açık renkli, hafif, işlenmesi kolay, içinde küçük boşluklar bulunan, zamânla sertleşen bir taş çeşidi.

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: