Güncel Yazılar

Derya içerisindeyiz. Hatta deryanın da farkındayız. Lakin zaman öyle bir tutuklama getirdi ki bütün dünya ile birlikte biz de mahkûmuz. Hani şair demiş ya aşk olmazsa neye yarar diye. Biz de diyoruz ki özgürlük olmazsa dünya neye yarar. Sokaklarında, boğazında sahilinde, çay bahçelerinde insan olmazsa kentin bir anlamı olur mu? İçinde bulunduğumuz kent İstanbul olsa neye yarar. Hatta karamsar bir ifadeyle söyleyecek olursak dünya neye yarar? Çünkü yaşanan yerler oraları yaşatanlarla, insanlarla bir anlam kazanır.

Dünyanın başına musallat olan görülmez bulaşıcı bir virüs yüzünden evden dışarı çıkmak yasak. Belirli günlerde biraz hava almaya izin çıkıyor. Oysa İstanbul’da yaşıyoruz ama İstanbul’u yaşayamıyoruz. İstanbul’un içerisindeyiz. Ama İstanbul’un bütün güzelliklerinden uzağız. İstanbul’a gelmeden önce İstanbul’u televizyon ekranlarından seyredip iç geçirdiğimiz gibi, şimdi İstanbul’un içerisinde yaşayarak İstanbul’u görmeden iç geçiriyoruz. Şairin, “Kandilli, Göksu, Kanlıca, İstinye nerdeler ?” sorusuna daha fazla sorular ekliyorum. İstanbul’un içinde İstanbul özlemini ancak bizim gibi özgür yaşamayanlar belki birazcık anlayabilir. Anlamak isterlerse tabii ki…

Tanpınar’ın Beş Şehir de İstanbul’u anlattığını hemen herkes bilir. Oysa Tanpınar bu kitabın dışında Yaşadığım Gibi adındaki eserinde de İstanbul’a geniş yer ayırmıştır. Şu özgürlüğümüzün kısıtlandığı günlerde bu kitabı ve kitapta bulunan İstanbul ile ilgili yazıları okurken 1940-50’lerin İstanbul’unda seyahat eder gibi oldum. O günlerin İstanbul’unun daha az bozulmuş doğasında, yıkılmamış yalılarında, bağlarında, bahçelerinde Tanpınar’la birlikte dolaştım. İçim ıpıl ıpıl duygularla doldu. Bir dağ başında susuz kalmış birinin şırıl şırıl akan bir pınara rastladığında hissettiği duyguları hissettim. Kana kana su içemedim lakin kana kana gözlerim güzelliklere doydu. Tarihin, tarihte kalmış olanların anılarında İstanbul’u yaşadım. Bir değil birçok tepesine çıkarak, boğazında karşıdan karşıya geçerek kâh Üsküdar’ı kâh Süleymaniye’yi doya doya seyrettim. Boğaz gecelerinin sudaki oyunları dün de vardı bugün de var. Lakin dün İstanbul’un denizdekipeyzajı nefes alıp veriyor, mavi denize yeşillikler sunuyordu. Oysa bugün göklere uzanmış binalar boğazı canavar kılıçlarıyla tehdit eder durumda. İstanbul dünkü İstanbul değil ama bugünkü İstanbul’da hala güzellikler kıyılarda, kuytuluklarda, sahillerde, tarihle birlikte tarihten kalanlarda varlığını sürdürüyor. Artık ne Tanpınar’ın ne de Yahya Kemal’in yaşadığı ve yaşattığı İstanbul yok. “Velhasıl o rüya durmuyoryerli yerinde.” Yeni rüyalara, yenidünyalara, yeni sevdalara yelken açıyor gönül gemilerimiz. Ortasından deniz geçen şehrimiz hala gönlümüz, hala iki gözümüz.

Sonra mı? Sonrası yok işte. Şimdiki, içerisinde yaşadığım İstanbul’u hatırladım. İki yıla yakın içinde yaşadığım İstanbul’da gittiğim, gezdiğim, samimi dostlarla edebiyat sohbetleri yaptığımız tarihi mekânları, çayhaneleri hatırladım. Hatırladım, diyorum çünkü üç aydır buralara gitmek mümkün değil. Zorunlu karantina hayatı İstanbul’da yaşasanız da İstanbulsuz bir hayatı dayatıyor. Nedim’in, Tanpınar’ın anlattığı İstanbul’undan vaz geçtik inşaat işgaline uğramış İstanbul’u da görmek, İstanbul’u yaşamak kısıtlanmış durumda. Hayal etmezdim ama insan sadece hayal ettiklerini değil hayat etmediklerini de bazan yaşayabiliyor demek ki.

Özgürlüğü şiirlerde, edebiyatta, bazan da tarihte okumakla galiba pek anlayamıyor insan. Çünkü özgürlüğün kıymetini ancak özgürlüğü kısıtlananlar yahut elinden alınanlar daha iyi anlayabiliyor. Özellikle İstanbul’da ya da İstanbul gibi bir yerdeyseniz. Hiçbir güzelliğini göremez, hiçbir güzelliğine uzanamaz, hiçbir güzelliğinden faydalanamazsanız neye yarar. Aç bir insana en güzel sofra hazırlayıp yemesini yasaklamak gibi. Çöllerde susuz kalmış insana suyu gösterip içmesini engellemek gibi…

İstanbul’da İstanbulsuz yaşamaya alıştırıyorlar. Belki alıştık da diyebilirim. Fakat İstanbul’da insansızlığa pek alışamadım. Var olan birkaç gönül insanlarının yüzyüze muhabbetleri bir hasret olabiliyor. İstanbul’a taşınmadan önceki yıllarda buraya geldiğimde en azından sekiz on arkadaşla buluşur, maskesiz, samimi sohbetler yapardık. Arkadaşlardan bazıları düzenlenen sanat edebiyat faaliyetlerinden haberdar eder, buralarda buluşur, sonra da bir çayhanede veya tarihi bir mekânda sohbetimize devam ederdik. İstanbul’a geldikten sonra bu insanları birkaç defa aradım. Bu aramalarım karşılığını beklediğim telefonlar değildi elbette. Lakin dost bildiklerimin seslerini duymak da benim hakkım olduğunu düşünüyordum… Ne oldu, bilemiyorum. Geldikten sonra tanıştığım bir iki arkadaştan başka kimseden sesime karşı ses veren olmadı. Şaşırdım mı? Evet. Belki yanılıyorum ama içimden “Bizans zihniyeti insanlarımıza da bulaşmış” diye geçti. Karşılıklı olarak hal hatır sormak, muhabbet etmek, edebiyatı, şiiri paylaşmanın dışında hiç bir çıkar hesabı olmadığını sandığım bu insanların tavırlarına şaşırdım. Biraz da kırıldım galiba. İşte o zaman anladım ki insandaki hayal kırıklıkların çoğu gönül bahçeleri çoktan kurumuş olanlardan gül rayihaları beklemekten kaynaklanıyor. Dert mi edindim bunları? Hayır! Sadece İstanbul’da İstanbul’un güzelliklerine ulaşamamanın verdiği sıkıntıların, İstanbul’da İstanbulsuzluğun yanında İstanbul’da insansızlığı da yaşayacağımı düşünmemiştim. Oysa İstanbul’un boğazı, muhteşem tarihi, tarihi güzellikleri, sanat edebiyat toplantıları da ancak “insanlar” ile anlam buluyordu. En azından ben öyle düşünüyordum.

Platon “değerli insan kendine yeter, tek başına yaşamanın tadına varabilir. Herkesten daha az arar başkalarını” der ama biz de filozof değiliz. Lakin onun asırlar öncesinden çok doğru bir söz söylemiş olduğunu şimdilerde daha iyi anlıyorum. Yine de İstanbul’da İstanbulsuzluk kadar, İstanbul’da insansızlık daha da can sıkıcı oluyor. 29mayıs2020

Medeniyet Tasavvuru

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

32743066