15 Ağustos 2022

            Kaanûnî Sultan Süleyman Hân, ilk Sefer-i Hümâyûn’una 1521 yılında çıkmıştı. Hedefinde Macaristan vardı. O sırada Belgrad şehri Macarların elindeydi. Macar Kralı Layoş, Avusturya Kralı Ferdinand’ın kız kardeşi ile evlenmişti. Kendi kız kardeşini de Ferdinand’a veren Layoş, böylece sırtını sağlam yere dayadığını düşünerek, Osmanlı Türk Cihân Devleti’ne verdiği sözlerin hepsini unutup, aklı sıra Türk’e kafa tutmaya başlamıştı. Layoş’u bu derecede cesâretlendiren bir başka husûs, Ferdinand’ın ağabeyi Charles-Quint idi. O sırada, evlilik ve verâset yollarıyla, Türk hâkimiyeti dışındaki Avrupa’nın çok büyük bir kısmını ve bu arada İspanya’nın deniz aşırı topraklarını, yâni Orta ve Güney Amerika’daki sömürgelerini ele geçiren Charles-Quint, Kaanûnî Sultan Süleyman Hân’ın Yeryüzü’ndeki en büyük ve dahî ciddî rakîbi olmuştu. İşte, Layoş Kral’ın efelenmesinin ardında, böyle bir Charles-Quint hakîkati bulunuyordu.

            Densizliklerini iyice arttıran Layoş’a, hak ettiği cevâbı vermek için, 1521 yılı bahârında, İstanbul’dan yola çıkan Kaanûnî Sultan Süleyman Hân, Edirne, Sofya, Niş güzergâhını tâkib ederek Belgrad yakınlarına vardığında, bilhassa Sadr-ı âzam Pîrî Mehmed Paşa’nın tavsiyeleri ile, önce Belgrad’ı almak gerektiğini düşündü. Belgrad, Macaristan’a yürüyecek Ordu-yı Hümâyûn’un ardında bırakılırsa, yapılacak işler yolunda gitmez, Allâh saklasın, hiç de hesapta olmayan gelişmeler yaşanabilirdi. Bunun için, işe Belgrad’dan başlanıldı ve bütün sefer programı buna göre yeniden yapıldı, hazırlıklar ikmâl edildi.

            Belgrad, İstanbul gibi, üç tarafı su ile çevrili bir şehir güzeli idi. Sava Nehri, Tuna ile Belgrad önlerinde birleşiyordu. Belgrad’ın bir yanında Tuna, bir yanında Sava, bir yanında da, Savalı Tuna vardı. Bu, yirmi dört saat su ile yıkanan şehre, “Beyaz Şehir”  mânâsına gelen “Beograd / Belgrad”ismi verilmişti. Dânişmend Reis’in başbûğluğunda hazırlanan bir ince donanma, yâni nehir donanması, Tuna’nın Karadeniz’deki ağzından girerek Belgrad önlerine gelmişti. Belgrad’ın fethi için, daha önce Sultan İkinci Murâd Hân ile Fâtih Sultan Mehmed Hân sefer düzenlemişler, fakat ortaya çıkan muhtelif gelişmeler yüzünden, bu şehrin fethi mümkün olmamış idi.

            Kaanûnî Sultan Süleyman Hân, Belgrad’ı almadan evvel, Sabaç Kalesi üzerine yürüdü. Sava sütündeki bu kale, Belgrad’a çok yakın bir mesâfede duruyordu. Türk askeri, buraya, Belgrad’ın böğrünü delecek mevkide gördüğü için “Böğürdelen”adını vermişti. Böğürdelen alınırsa, Belgrad’ın fethi, billûr bardaktan su içmek gibi bir zevkli iş hâline gelecekti. Hem nehirden, hem de karadan kuşatılan Böğürdelen, Türk’ün gücüne daha fazla dayanamadı ve teslîm oldu. Kaanûnî Sultan Süleyman Hân, Böğürdelen’e, büyük bir merâsimle girdi. Burası, Cihân Pâdişâhı’nın fethettiği ilk kale idi. Daha şehrin kapısından girerken, bütün devlet erkânının ve hepsi de gâzî olan bir asker mahşerinin önünde, Türk Hâkânı gür erkek sesiyle şöyle nidâ etti:

            “Evvel aldığım kal’adır! Âbâd ola!”

            Kaanûnî’den üç asır evvel yaşamış ve Anadolu’daki Türk edebiyâtının ilk ve büyük temsîlcilerinden biri olan Hoca Dehhânî, bir gazelinde şöyle diyordu:

            “İster isen milk-i hüsn âbâd ola dâd eyle kim

            Pâdişehler milkini dâd ile âbâd eyledi.”[1]

            Kaanûnî Sultan Süleyman Hân’ın, ilk fethettiği bir belde için verdiği ilk buyruk, oranın âbâd edilmesidir. Bu, Türk’ün fetih anlayışını ve dahî insana bakışının fevkalâde bir ifâdesidir. Daha da ileri giderek, Türk Pâdişâhı’nın bu sözünü, insanlığın kurtuluş reçetesi hükmünde görebiliriz. Kendisinden önce ve sonra nice hükümdârın, tâcdarın, ele geçirdikleri yerleri yakıp yıktıklarını, oralardaki insanları diri diri toprağa gömdüklerini, akla ve hayâle gelmedik zulümleri revâ gördüklerini düşünürsek, Kaanûnî Sultan Süleyman Hân’ın bu fermânı, daha bir kıymet kazanacak, Türk milletini Dünyâ önünde hürmetli kılacaktır. Türk, çok kuvvetli bir âbâd eyleme geleneğinden beslenmektedir. Bu kaynak ve menba’lardan biri, elbette Kaanûnî Sultan Süleyman Hân’dır. Rûhu şâd olsun.

 

[1]“Güzellik mülkünün âbâd olmasını istersen adâlet üzere davran / Pâdişâhlar, mülklerini adâlet ile âbâd eylediler.”

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: