5 Aralık 2021

Aslında bu konu kitaplık çapta ele alınması, incelenmesi ve araştırılması gereken bir konudur. Fakat bu kısa yazı içerisinde başlıktaki soruya cevaplar bulmaya ve geniş çözümleri işaret etmek için de yeni sorular eklemeye çalışılacaktır.

İlk öğretimden üniversiteye kadar, hemen hemen eğitimin her kademesinde görev yapmış biri olarak zaman zaman kendime sormuşumdur; “Adam” yetiştirebiliyor muyuz?

Özellikle eğitimle uzaktan-yakından ilgilenenlerin çok iyi bileceği gibi, Türk Millî Eğitimi’nin amaçları (şimdilerde işlerliğini sürdürüyor mu bilemiyorum) kusursuz olmasa da güzel belirlenmiştir. O genel amaçlar ki; Atatürk inkılap ve ilkelerine ve Anayasada ifadesini bulan Atatürk milliyetçiliğine bağlı, millî, ahlâkî, insanî, manevî ve kültürel değerlerin benimsenip, korunmasından ve geliştirilmesinden bahseder. Ailesini, vatanını, milletini sevmesinden, insan haklarına saygı gösterilmesinden bahseder. Aynı amaçlar içinde; beden, zihin, ahlâk, ruh ve duygu bakımlarından dengeli ve sağlıklı şekilde gelişmiş bir kişiliğe ve karaktere sahip kişiler yetiştirmekten de bahseder.

Bu kavramlardan bazılarını ayrı ayrı ele alıp, uygulanan eğitim sistemi ile karşılaştırarak sorguladığımızda, nasıl cevaplar bulunabilir, bir bakalım:

Eğitime başlayan ya da başlatılan insan sisteme bir “girdi” olarak düşünüldüğünde, bu sistemden “çıktı”ğında, yani mezuniyetten sonra en azından genel amaçların birçoğunu kişiliğinde davranış haline getirmiş biri olması gerekmez mi? Buğday ekiliyorsa buğday biçmemiz doğalken, ayrık otlarının çıktığına şahit olmamız bizi neden düşündürmüyor? Büyük eğitimcilerimiz tarafından konuya pek işaret edilmediği gibi eğitimin uygulayıcıları tarafından aynı çıkmaz sürdürülüyor.

Bu soruya doğru cevaplar bulabilmemiz için önce “değerler”in benimsetilmesi konusunda hangi eğitim uygulamalarının, programlarının yapıldığı sorusuna da cevaplar aranması gerekir? Eğitimden çıkan neticelere bakıyoruz: Gerçekten Atatürk’ün fikirlerini, Türk Milleti için ortaya koyduğu çaba ve çalışmalarını ne kadar öğretebildik? Yeni nesil ne kadar Atatürk İnkılap ve ilkelerine bağlı? Bu soruya doğru cevap bulmamız için, yeni neslin adı geçen inkılap ve ilkeleri ne kadar bildiği hususunu dikkate almamız gerekir. Konu ile ilgili bilgilere sahip olmadan davranış değişikliği beklememiz abes olacaktır. Çünkü yeterince ve doğru olarak inkılap ve ilkelerin kavratılmadığı ortaya çıkıyor. Toplumda görünenler ve gözlenenler maalesef bu doğrultudadır.

Eğer belirlenen amaçlar doğrultusunda değil tam tersine insanlar yetişiyorsa eğitim sistemi kendisini sorgulaması gerekir. Objektif ve bilgiye dayanan sorgulamalar neticesinde ulaşılacak olan veriler sisteme artı değerler katacaktır.

Önce “genel amaçlar”dan sapmadan soralım; millî, ahlâkî, insanî, manevî ve kültürel değerler in benimsetilmesi konularının davranış haline getirilmesinde, somut olarak ve devamlılık arz eden dersten, derslerden veya herhangi bir uygulamadan bahsedebilmesi biraz zordur. Toplumun genel yapısı ve işleyişi içerisinde ortaya çıkan sonuçlar bizi bu kanıya götürmektedir. Çok değerli öğretmenlerimizin şahsî gayretleri de yeterli gelmemektedir. Eğer buna olumlu cevap verebilecek olsaydık, işaret edilen değerleri benimsemesinin ötesinde bu ülkeye, başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere ülkenin kurucularına ve değerlerine “düşman” olan kişilerin eğitim sisteminden çıkmaması gerekirdi. Hatta ve maalesef bu değerlerin adının geçtiği yerlerde yadırganmaların yoğunlaşması, bunlara bulaşıcı hastalıklar gibi bakılması “düşündürücü” olmayı aşmış bir sorgulanmayı da davet etmektedir.

Türk Milli Eğitiminin amaçlarında kavramların sadece soyut ifadelerde kalması, hatta içlerinin açıkça doldurulmaması da bireylerde davranışa dönüşmeyi engelliyor. Mesela aile, vatan, millet sevgisi, insan haklarına saygı gösterilmesi ne demektir? Bu soruların açıklanmasında ortak paydalar oluşturulamıyorsa herkes kendi anlayışınca bir yorum getirecektir. Dolayısıyla bu yorumlara göre çok farklı davranışlar ortaya çıkacaktır. Örneği toplumumuzda istemediğimiz kadar çoktur. Amaçların ikinci maddesi için de benzer düşünceler söylenebilir. Hadi beden, zihin, ahlak, ruh ve duygu bakımlarından dengeli ve sağlıklı kişiliği -yetiştirip yetiştirmediğimiz tartışılır- anladık diyelim. Hür ve bilimsel düşünme gücü, geniş bir dünya görüşü, insan haklarına saygılı, sorumluluk duyan, yapıcı, yaratıcı ve verimli kişiler yetiştirme gibi amaçlar sistem içerisinde ne kadar gerçekleştirilebiliyor? Zaten “hür ve bilimsel düşünme gücü” sağlanamadan diğer amaçlara ulaşmak mümkün değil.

Türk Milli Eğitiminin genel amaçlarının üçüncü maddesine bakıyorum. Mevcut eğitim bireyin ilgi, istidat ve kabiliyetlerini geliştirmede yeterli uygulamaları yaparak onları hayata ne kadar hazırlıyor? Hem bireyin hem toplumun mutluluğuna katkıda bulunacak meslek sahibi olmalarını sağlıyor mu? Objektif bakmaya çalışıyorum. Eğitimin içinde olduğum ve daha sonraki zamanları tahlil ediyorum, düşünüyorum. Sorularıma, yani eğitimde amaçların hiç değilse yarısının gerçekleştirildiğine gönül rahatlığıyla “evet” diyemiyorum.

Akıl ve ölçü sahiplerinin her türlü politize kaygılardan uzaklaşarak düşündüğünde hangi samimi cevapların, doğru tespitlerin verebileceğini doğrusu merak ediyorum. Yoksa hamasiliğe veya aynı şablon sözlere sığınarak; kuşak farklılıkları ile, hızlı gelişme ve değişmenin getirdiği çatışmalarla izah ederek işin içinden çıkmaya çalışmak problemi hiçbir zaman çözemeyecektir. İşaret edilen sosyal durumlar her çağda ve her zaman, farklı biçimlerle de olsa ortaya çıkmıştır. Bunlara sığınılarak mazeretleri haklı kılma çabaları hiçbir zaman eğitimde “adam” yetiştirmeyi sağlayamayacaktır.

 Temel eğitimden yüksek öğretime kadar her basamakta görev yapmış biri olarak sorduğum sorulardan biri de şudur: Türk millî eğitimi, genel amaçlarında işaret ettiği doğrultuda adam yetiştirme konusunda, politize olmadan hangi eğitim kademelerinde hangi programları net olarak uygulamaya koymuştur? Yani eğitmeye çalıştığı insanlarının millî, ahlâkî, insanî ve kültürel değerleri benimsemesi konularında açıkça ne yapmaktadır?

Sadece bilgi depolamak, bilgilerle yüklemek, değerleri davranış haline getirmede ne derecede yeterli olabiliyor? “Adam” olmada bilgi hiçbir zaman dışlanamayacağına göre, bilgi verme yöntemlerimizde ve beklentilerimizde hangi yanlışlıkları sürdürmede ısrar ediyoruz? Aslında bir anlamda meselemiz “âlim” ve “arif ”in zengin anlamı içerisinde yatmakta değil mi? Ozan Yozgatlı Hüznî’nin ifadesiyle;

 

Cahil adam olmaz evliya olsa

Arife teslim ol eşkıya olsa

Hüznî bel bağlama akraba olsa

Hele bir fikrinin gayesine bak.

 

Kendi yaşama biçimlerimizi, hayat tarzlarımızı şekillendiren kültür kavramlarımızı anlamı ile birlikte dışladığımızdan beri de bir sisler meydanında dönüp durmaktayız. Birazcık “ışık” gösterilen ya da gösterildiği sanılan yanılmalarımızın peşinde dolanıyoruz. Hayatın diğer alanlarında olduğu gibi eğitimi de sisler kaosu, belirsizlikler boğmaya devam etmekte. Ekonomik çıkmazlarımızı yönlendirdiğini sanan üç harflik kurum gibi, eğitimimizi de bir başka sihirli ellere vermiş gibiyiz. Türk eğitimcilerinin çoğunluğu “kim ne demiş”in çemberlerinden sıyrılarak “üretme” mutluluğunu henüz tadamamışlar, bunları yapmak isteyenlere ise aşılamayan engeller çıkarılmaya devam edilmektedir. Yani eğitimin amaçlarından biri olan Hür ve bilimsel düşünme gücünü yeterince kazandıramadığımız nesiller, kendinden sonra gelenlere de doğal olarak bu amacı kazandıramıyorlar.

İletişim, kültür alışverişi bakımından dünyanın küçüldüğü yerde, “globalleşme” veya “küreselleşme” insanın özünü ortadan kaldırma gibi bir durumda değildir. Aksine insanların “birbirleriyle tanışıp kaynaşması” gerçeğini ortaya koymaktadır. Önemli olanın “insan”a nasıl baktığımız, nasıl değerlendirdiğimiz ve neleri beklediğimiz değil mi? Bu da eğitimin amaçları içerisinde işaret edilmiştir. Bize düşen eğitim uygulamalarımızda bu amaçları en verimli şekilde nasıl gerçekleştiririz sorusuna cevaplar bulmak ve bunları hayata geçirmektir.

Ne yazık ki güzel, faydalı amaçlar belirlemekle bu amaçlara uygun insan yetiştirmek arasında uçurumlar oluyorsa burada çok önemli bir sorun var demektir. Bu soruna sebep olan uygulamaların net olarak ortaya konması, bunlara çareler üretilmesi gerekiyor. Eğer bir toplumsal gerginlikten bahsediyorsak, eğitimin yapboz haline getirildiğinden yakınıyorsak, bunun en önemli sebeplerinden biri de yasayla tespit edilen amaçlarla uygulamalar arasındaki bağlantısızlıktır veya amaçlar doğrultusunda eğitim verilmemesidir. Rahmetli ninemin dediği gibi “oturduğumuz ahır sekisi, çağırdığımız İstanbul türküsü” gibi çelişkilerimizi toplum olarak fark etmemizde, benzerlerinden rahatsız olmamız için fayda vardır. Sahte tatlılıklara, hamasiliklere değil zor da olsa gerçeklere, daima gerçeklere ihtiyacımız olduğunu artık sorgulamalı ve kabul etmeliyiz. Bu da ancak eğitimde özgür ve bilimsel düşünme gücünü kazandırmaktan geçer.

Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

Bu kategorideki Makalelerden