5 Aralık 2021

Rene Guénon (Abdülvahid Yahya), bütün insanlık tarihi göz önüne alındığında insanoğlunun başına gelen en büyük felaketin kapitalizm olduğunu; Karl Marx, kapitalist sistemin sürdürülebilir bir sistem olmadığı için kaçınılmaz bir yıkımla yüzleşeceğini; Thedore Adorno, Aydınlanma sürecinin bütün toplumsal düzlemlerde çatışmayı körükleyen bir düzeni dikte ettiğini; Karl Polanyi, Sanayi Devrimi’nden sonra, önceki çağların tam aksine, bütün toplumsal ilişkilerin piyasa ekonomisi içine gömülü bir biçimde onun eliyle biçimlendirildiğini; Immanuel Wallerstein, makro ekonomik büyümenin insanlık tarafından kutsanmış içi boş bir mit ve ulaşılması hedeflenen anlamsız bir menzil olarak kabul edildiğini ve Edmund Burke ise rasyonalizmin (akılcılık) kutsanmasının insanlığın binlerce yıllık birikimini ve birliğini parçaladığını ileri sürdüklerinde sınırlı bazı çevreler dışında, müesses nizama meydan okuduklarından olsa gerek, popülist çoğunluk tarafından pek dikkate alınmamışlardı.

Yukarıdaki tespit ve düşünceler edebiyatçıların ruh imbiğinden geçerek ifade edildiğinde de benzer bir muameleye maruz kalmaktan kendilerini kurtaramayacaklardı. İnsanı ve insanın varoluş sancısını düşünce dünyasının biricik problemi konumuna oturtan Necip Fazıl, Mercek isimli şiirinde insanlara, varlık amaçlarının ne olduğunu ve nereden gelip nereye gittiklerini düşünmeleri gerektiğini haykırırken yukarıdaki filozofların içine yuvarlandıkları kaygıları tek bir dörtlükte şöyle özetliyordu:  Hiç sormadı kalan ne var insanda, Ben, duvarda ezik bir böcek miyim? Yoksa pırıl pırıl bir damla kanda, Kâinatı süzen bir mercek miyim? Dünyanın, tartışmasız en büyük edebiyatçılarından biri olan Fyodor Mihayloviç Dostoyevski ise Ecinniler isimli muhteşem romanında insanların nasıl olup da kendi geliştirdikleri ideolojilerin kölesi olduklarını ve bu ideolojilerin onlara yüklediği psikolojik baskının altında eziyet çekerek hayatlarını boşa harcadıklarını, “bunlar, etkisine girdikleri düşünceyle baş etmekten yoksundurlar. Ona tutkuyla inanırlar ve bütün hayatları, üzerlerine yuvarlanan ve altında neredeyse canlarının çıktığı bir kayanın altında acılar çekerek geçer” diyerek ifade ediyor ve adeta insanlığın kendi yaptığı putlara tapmak biçiminde gerçekleşen acayip ameliyelerinin mantıksızlığına gönderme yapıyordu. Bütün bu düşünceler ve tespitler, insanlığın son iki bin yıllık macerasında daha çok Kıta Avrupa merkezli olarak tesis edilip yaygınlaştırılan, insanların kendi elleriyle ve kendi var oluşlarının doğasına da aykırı bir biçimde tesis ettikleri kurgusal yapılar aracılığı ile savruldukları toplumsal ve ekonomik sistemin açık bir eleştirisini içermesine rağmen müesses nizamın mühendisleri ve nemalanıcıları tarafından pek de dikkate alınmadılar.

Birçok filozof ve düşünür bile, bütün kâinatın var oluşuna bir yorum getirebilmek ve güya dışarıdan dikte edilene uyan edilgen bir varoluş yorumunu kabul etmemek adına ya da belki de insanın kendisini tanrısallaştırması ile iç dünyasında varlık bulan kibir nedeniyle bu düşüncelere kulaklarını tıkamayı tercih ettiler. İlahi ve doğal yasalar ile canlı ve cansız kâinatın bütün yaratılış özelliklerini yok varsayarak kendi düşünsel dünyalarında tesis ettikleri kurgusal düzenlerin varlıkların fıtri özelliklerine değil de, varlıkların fıtri özelliklerinin bu kurgusal düzenlere uyum sağlayarak var olmaları gerektiğini bıkıp usanmadan 8 dikte ettiler. Kendilerini sınırlandırarak hareket alanlarını belirleyen bütün dini, kültürel ve tecrübi birikimleri ilkel, dogmatik ve irrasyonel olduğu gerekçesiyle dışladılar. Yeni kurgusal düzenin savunucuları özgürlük, demokrasi, insan hakları, çevrecilik gibi dünyanın sadece bazı toplumları için bir anlam ifade eden ama diğer ulusları için içleri boş olan teraneler altında, insanı bütün kâinatın efendisi ve biricik sahibi konumuna yükseltirken, var oluş açısından diğer canlılar ile eşit bir tanesi değil de diğer hepsinin üzerinde bir efendi ve bir patron konumuna yükselttiler. Hatta hayvanların, tabiatın ve bazı insanların bile diğer bazılarının her türlü kullanımına ve sömürüsüne tabi olmaları gerektiğini savunmaktan çekinmediler. Kendileri dışındaki insanları ve bütün cansız varlıkları, yaratılmış canlı ve cansız varlıklar olmaları nedeniyle saygı duyarak, onlarla olan ilişkilerini, kendilerine yaratıcı tarafından takdim edilen kurallar çerçevesince tesis etmek yerine, kendilerini bir efendi gibi görerek kendileri dışındakileri diledikleri gibi fütursuzca kullanmayı kendileri için bir hak olarak gördüler.

Kâinatın küçük bir parçası olan ve kâinatı ancak kendi sınırlarınca idrak edebilen aklı, kâinatın ve insanın gelişiminin merkezine oturtarak bütün kâinatı aklın sınırlı alanına hapsolmuş bir nesne konumuna indirgediler. İnsanlığın, hakkında daha çok bilgi bulunan tarihi yaklaşık olarak MÖ. 1000’li yıllarda başlıyordu ve onun öncesine doğru gidildikçe bilgiler önce azalıyor, sonra buharlaşıp yok oluyordu. Üç bin yıldan bugüne kadar insanlığın bilgi birikimine ve tecrübesine bütün medeniyet havzalarından birçok katkı söz konusu olmuştu. Türkler, Araplar, Çinliler, Afrikalılar, Slavlar, Germenler, Yunanlılar, Romalılar ve benzerleri yapılan bu katkılarda ilk sıralarda yer almışlardı. Bunlara ek olarak, ilahi dinlerin birbirini izleyen bir silsilede ve bir sonrakinin bir öncekini kapsayarak geldiği bir özellikte, insanlığa bazı bilgileri sunmaları, var oluşu tanımlamaları, ölüm öncesi ve sonrasını anlamlandırmaları, bu dünyada insanların davranış biçimlerini belirleyerek pratik yaşam için kurallar vazetmeleri de söz konusu olmuştu. Böylece insanoğlu ilahi bilgilere, emirlere ve tanımlamalara kendi tecrübi bilgilerini de katarak yaşamın zorluklarının üstesinden gelebilmeyi ve belirli doğrular etrafında toplanarak, çatışmaya düşmeden toplumsal yapısının devamlılığını sağlamayı büyük ölçüde başarmıştı.

 Hemen hemen bütün medeniyet havzalarında benzer bir rota izlenmesine rağmen, 16. yüzyılın başlarında, Avrupa’daki gelişmelerle birlikte söz konusu doğrusallık farklı kulvarlara savrulmuş ve bu savrulmalar Avrupa Kıtası dışındaki medeniyet havzalarına da değişik yollar aracılığı ile ihraç edilmeye başlanmıştı. 1500’lerden itibaren, özellikle Avrupa Kıtası’ndaki insanlar, önceki yılların tam da aksine kendi elleriyle tesis ettikleri kurgusal bir düzenin cari olabilmesi için çaba harcamışlardı. Oysa hiç kimse bu kurgusal düzenlerin canlı ve cansız varlıkların yaratılışına aykırı olduğu ve bu nedenle de sürdürülebilirliğinin imkânsızlığını aklına bile getirmek istemedi. Yaratıcıya ve var oluşun özelliklerine karşı açılan savaşta bazı küçük muharebeler kazanılmış gibi görünse de hiç kimse büyük savaşın kaçınılmaz bir yenilgi getireceğinin, belki de kasten ve bilerek farkında olmak istememişti. Bu yüzyıldaki ilk büyük kırılma, insanlığın dünyaya Avrupa Kıtası’ndan yayıldığı ve entelektüel gelişim seyrinin de Antik Yunan’dan başladığının kabul edilmesi (helenofilia) oldu. 9

Antik Yunan dönemi Roma kültürüne bağlanmak yoluyla Greko-Romen medeniyet birlikteliği tesis edilerek Avrupa Kıtası geneline yaygınlaştırılan bu medeniyetin dünyadaki diğerlerinin önünden giderek onlara yol gösteren bir önder olduğu kabul edildi. Bu doğrusallık diğer bölge ve medeniyet havzalarının Avrupa’yı izledikleri veya izlemeleri gerektiği iddiasıyla Avrupa’yı merkeze alan (Eurocentrism) ve diğer medeniyetleri ikincil konuma iten bir algının yaratılmasına da öncülük etmişti. Böylece Avrupa Kıtası bağlamında yaşanan her türlü gelişme meşrulaştırılmış da oluyordu. Bu yüzyıldaki bir başka kırılma Reform hareketi ile birlikte, 16. yüzyıla kadar Avrupalı ulusların hayatlarını ve her türlü pratiklerini belirleyen Hıristiyanlığın, yine bizzat Avrupalılar tarafından dönüştürülmesi ile gerçekleştirildi. Böylece Hıristiyanlığın Kitab-ı Mukaddes (Eski ve Yeni Ahit) içinde yer alan ilkeleri toplumun gündelik yaşamından çıkarılarak Avrupa insanı, günlük yaşantısında bir başına bırakıldı. Farklı bir söylemle, Luther ve Calvin’in öncülük ettiği hareket ile birlikte Kitab-ı Mukaddes’in hüküm içeren pasajları toplumun yaşamını belirleyici olmaktan çıkarılarak kutsal kitap, tarihi bir hikaye kitabı ölçeğine indirgendi. Üstelik 16. yüzyıla kadar gelen zaman diliminde Hıristiyanlık tarafından büyük günahlar olarak kabul edilen oburluk, kıskançlık, aşırılık, kibir ve açgözlülük gibi duygu ve eylemler, Reform ve onu izleyen aydınlanma hareketinden sonra büyük erdemler şekline dönüştürüldü.

Hıristiyanlığın Avrupa toplum hayatından çıkarılması, binlerce yıllık toplumun yapısında da büyük bir kırılmanın başlangıcına işaret etti. Daha önceden doğru ve yanlışın temel referansı olan Hıristiyanlığın ortalıktan çekilmesi ile bunun yerini, merkeze konuşlandırılan insanın duyguları, istekleri ve en önemlisi aklı almaya başladı. Akıl merkeze alınarak doğrular ve yanlışların yeniden tesis edilme çabası ise insan akıllarının çatışmasını dikte ettiğinde, daha çok aklın yönelsemesinin doğru kabul edilmesi bir çözüm yolu olarak gündeme geldi. Değişik akılların yüzleşmesi ile ortaya çıkan siyasi çatışmalar demokrasiyle, ekonomik çatışmalar herkesin kendi çıkarının peşinde koşmasının salık verilmesiyle, ahlâk alanındaki çatışmalar görecelilikle, Kitab-ı Mukaddes’in takdim ettiği bilgilerin kesin olmayabileceği şüphecilikle, kâinatın sırlarının çözümü rasyonalizmle, Hıristiyan birliğinin sürdürülmesinin gerekli olmadığı düşünceleri de bireycilik ile aşılmaya çalışıldı.

Reformu izleyen ve güya önceki dönemlerin karanlık olma hallerinden kurtulmaya gönderme yaptığı için Aydınlanma olarak isimlendirilen, 1600-1800 dönemindeki düşünsel gelişmeler, bilgi felsefesi (epistemoloji), ahlâk felsefesi (etik) ve varlık felsefesi (ontoloji) bağlamında sadece rasyonalizmi değil, ilerlemeciliği, bilimciliği ve insanoğlunun bütün efendilerden kurtulmasını işaret eden liberalizmi de dikte etti. Bir başka deyişle, bilginin, ahlâkın ve varoluşun açıklanmasında tek kaynak olarak insan aklına müracaat etmeye ek olarak, insan aklının sürekli bir ilerleme içinde bulunduğu ve bu ilerlemenin temel dinamiğinin ve aracının bilim olduğu iddia ve kabul edildi.

İnsan, Immanuel Kant’ın ifadesi ile artık bütün efendilerden kurtulmuş, hiçbir dogmanın egemenliğine girmemiş ve kendi iradesini kullanmaya cesaret etmiş (sapere aude) oluyordu. Voltaire’e göre insan yüzünü doğaya dönmeli ve göklerde tahtında oturup dünyaya hiç karışmayan Tanrı’yı bir ilk yaratıcı olarak kabul ederek kendine ayrılmış dünya alanında özgürce hareket etmeliydi. Diderot’a göre ruh ölümlüydü, yani ölüm sonrası hayat yoktu, d’Alembert’e göre metafizikle değil madde ile uğraşmak gerekliydi, La Mettrie’ye göre ise gökyüzündeki öfkeli Tanrılara öykünmeyi bırakıp bilime ve kâinatın gerçeklerine sarılmak gerekliydi. Bentham’a göre, insan duygularında daha önceden var olmayan hiçbir şey var olamazdı. Rousseau’ya göre ise Tanrı, söylenmesi gereken her şeyi gözlerimize, kulaklarımıza ve aklımıza zaten söylemiş bulunuyordu. O halde her şeyin merkezi bizatihi insanda aranmalı ve insandan başlıyor olmalıydı.

Özetle ifade edilen bu gelişmeler Tanrı’nın dünyadan kovulmasının ötesinde, ortaya çıkan büyük boşluğun insanlar tarafından doldurulması ve önceden var olan kanun, ilke, inanç ve anlayışların yıkılması anlamına da geliyordu. Bu nedenle de 19. yüzyıl Avrupa düşüncesinde modernizm söylemleri de gündeme gelmeye başlamıştı. Önceki bütün kültürel ögeler ve kurumlar artık ötelenmeli ve halkların öncülüğünde yeni popüler kültürler tesis edilmeliydi. Modernizmin savunucularına göre insanlığın geldiği noktada tarihtekilerden kopuk yeni kültürel yapıların tesis edilmesi ve insanlığın iki bin yıllık birikiminin reddedilmesi gerekiyordu. Bu söylem postmodernist söylemler ile 21. yüzyıla taşındı. 18. ve 19. yüzyılın birçok düşünürüne göre Tanrı vardı ama yeryüzündeki işleyişe kesinlikle karışmıyordu (deizm). Kutsal kitapların tamamında Tanrı’nın emirleri aracılığı ile yeryüzüne karıştığı ifade edilmesine, insanı, dünyayı ve insanın var oluş amacı tanımlanmasına rağmen yeni gelişmeler bunun tam tersini ileri sürüyor ve Tanrı’nın yeryüzünü, kutsal kitaplarda ifade edilenin tam da aksine insanların egemenliğine terk etmiş olduğu iddia ediliyordu. Bu, Tanrı’nın bir kabulü değil ama Avrupa insanının Tanrı’ya karşı ilan etmiş bulunduğu savaşta Tanrı’yı pasifleştirmek için ileri sürmüş olduğu bir iddiadan ibaretti. Dahası, Tanrı tarafından insana yüklenmiş bütün görevler, sınırlılıklar, davranış kalıpları ve insanın nasıl olması gerektiğini dikte eden ilahi diktatumlar yok varsayılarak görmezden gelinmeye başlandı. Artık insanın istekleri, davranışları ve yaşam biçiminin önünde, güya bunları sınırladığı iddia edilen evrensel akıl, evrensel hukuk, insanlığın evrensel kuralları ve genel ahlak gibi içleri boş kavramlar vardı, ama bunlar da insanı biçimlendirmeye ve yeryüzünü yaşanabilir kılmaya yetmiyordu.

Her bilginin ve her ahlâk kuralının artık biricik kaynağı insandı ve bu dünya, başı ve sonu olmayan bir zaman aralığına sıkışan insanın kendi macerasından oluşuyordu. İnsanın öncesi ve sonrası yoktu. Varoluş sonsuzluk içermeyen, sınırlı mekânda ve başı ve sonu belli 10 olan bir dünya hayatı ile tanımlanıyordu. İnsan ise haz ve mutluluk peşinde koşan, sınırlı zamanını, her tecrübeyi deneyebilecek bir şekilde kullanması gereken bir canlıydı. Artık Ortaçağ Hıristiyan teologlarınca kurgulanan ilahi düzen, doğal düzen ve tabii düzen ayrımları ile ilahi ve doğal düzene aykırı olarak kurgulanan tabi düzenin varlığını sürdüremeyeceği önermesi demir bir sandığın içine kilitlenip tarihin tavan arasına kaldırılmıştı.

Avrupa Kıtası merkezli olarak gerçekleşen söz konusu bu dönüşümlerin uzantısı, pratik yaşam içinde kapitalist sistem olarak varlık bulacaktı. Bu sistem içinde bütün insan ilişkileri, birikmiş tecrübeler, dinler, sanat anlayışları ve insanın maddi olmayan veçheleri, piyasa ekonomisinin metalik soğukluğuna hapsedildi. İnsan hayatının bütün amacı ve insan varlığının bütün anlamı daha fazla üretmek, mutlu olmak için daha fazla tüketmek ve büyümekten usanmayan sermayenin ve zenginliğin biriktirilme sürecine hapsedildi. Sermaye mutlu bir azınlığın elinde birikti.

Ekonomi, insanların yaşayabilmesi için bir araç mesabesinden alınarak, insanların ekonomi için bir araç konumuna indirgendiği bir olguya dönüştürüldü. Makro bağlamda, servet sahibi olmak, daha fazla üretmek ve tüketmek ile dünyadan elde edilmesi gereken en büyük hazzı alabilmek için çaba sarf etmek, insanın var oluşunun biricik kıstası ve amacı haline getirildi. Servetin ve zenginliğin insanın refahını yükselterek insanın başka ideallere ve amaçlara yönelmesine hizmet etmesi gerektiği inancı, Gazali’nin ifade ettiği gibi, servetin bizatihi kendisini büyütmek ve bu büyüme sürecinin kendisi ile meşgul olarak bunu hayatın ve varlığın biricik gailesi haline getirmek inancına dönüştürüldü. Oysa hiç kimse bu gaile içinde tükenip giden hayatlara, insandan hiçbir şey taşımayan mekanik ve insanı bir tür modern köle durumuna getiren yaşamlara ve her canlının birgün mutlaka yüzleşmek zorunda kalacağı ölüm denilen sona tek bir bakış atıp bunları sorgulayacak bir psikolojik yapıya sahip değildi. İnsanlık, sele kapılmış kütükler gibi kendi konumunu değiştirme iradesinden de yoksun olarak çaresizce yuvarlanıp gitmek zorunda kalmıştı. 1500’lü yıllardan bugüne kadar gelişerek, dönüşerek, burkularak ve kendini yenileyerek, Reform hareketinin, aydınlanma dönemi düşüncelerinin ve Sanayi Devrimi’nin üzerine ayaklarını basarak ve bütün dünyayı yavaş yavaş istila ederek gelişen kapitalist sistem, servet ve zenginlik artışını körüklediği ve insanoğlunun istek ve heveslerine uygun olduğu için ilk zamanlarda sevinçle karşılanmıştı. Ama bu karşılamayı yapanlar, bu sistemin bir yamyam gibi dönüp kendilerini yiyeceğini belki de kestiremiyor olmalıydılar. İnsan, bu sistemin kendisini sürdürebilmesi için sistemin küçük bir dişlisi olmuş ve büyülü bir şekilde bu rolünü kabul etmişti. Artık insan bu dünyada yaşamak için değil de, bu dünyada kendi elleriyle kurguladığı sistemin ayakta kalabilmesi için çaba harcayan ve hayatını bu uğurda feda eden bir canlıya dönüşmüş ve modern hayat içinde insana insanca bir yaşam sunan bütün unsurlar popülizmin sığlığında yok olup gitmeye başlamıştı.

Aslında kâinatın egemeni olduğu izlenimine kapılan insan, tam tersine savrulmuş ve bir efendi olup efendi gibi yaşamak yerine, kendisini bir köle konumuna indirgemişti. Çok odalı ve lüks döşenmiş plaza dairelerine sahip olmak, sehpalara nasıl kullanıldığı dahi çözümlenememiş olduğu elektronik aletlerin kumandalarını dizmek, hiç ihtiyaç olmasa bile lüks bir otomobil ile poz vermek, plaza dairesine yazlıkları ve bağ evlerini eklemek, banka hesaplarını daha fazla şişirmek, her geçen gün daha fazla tüketmek ve daha fazla tüketimin daha fazla mutluluk getirdiğine inanmak artık moda olmuştu. Kapitalist sistem içinde insanlar, para ve servet biriktirmenin zehirli iksirinden içmiş gibiydiler. Herkes kendi zenginliği ölçüsünde, her türlü toplumsallıktan kendisini sıyırarak ve hatta yalnızlaşmak ve yabancılaşmak pahasına kendisini para kazanmaya ve servet biriktirmeye adayarak hayatını yaşamak ve ölüm sonrasına hazırlanmak yerine hayatını sonu olmayan bir ideale adamayı tercih etmişti. İnsanlar artık topraktan, hayvanlardan ve tabiattan koptu.

Milyonların yaşadığı koca şehirlerde, gösteriş hastalığına, kibre ve geçici övünçlerin tuzağına kapılmış bir halde hapishane hayatına maruz kaldı. Çok katlı beton evlerde, hiçbir insani özelliğe hitap etmeyen, insanın ne fıtratına ve doğasına, ne de dinlerin emirlerine uygun olarak biçimlendirilmemiş yüksek katlı binalara aslında olmadıkları halde, özgür olduklarını sanarak tıkıldılar. Tarihteki insanların kayalık ve dağlık bölgelere inşa ederek tarımsal arazileri gözettiği, yüksekte olduğu için havanın kuru ve oksijenin bol olduğu, deprem ve sel gibi afetlere kapalı yaşanabilir kentçikleri, yerini tarımsal arazilere kondurulan gulyabani görünümlü apartmanlara bıraktı. Kentlerin, o kentler için bir tür filtre görevi gören ve meyve-sebze arzı ile kenti besleyen sayfiye bölgeleri villalar ve plazalar tarafından istila edilirken bu hareket sadece maddi zarar vermekle kalmadı, aynı zamanda yüzyılların kokusunu yansıtan ve kültürel birikimin bir tür özeti niteliğindeki tarihsel ruhu da katletmiş oldu. Sahillerin narenciye ve muz bahçeleri üzerinde soluk benizli turistik oteller yükselmeye başladı. Bostanlar, üzüm bahçeleri, gül tarlaları ve mesire yerleri çok katlı binalar inşa edilerek biraz daha fazla zenginlik ve servet sahibi olmak için renksizliğe, ruhsuzluğa, modernliğin demirimsi ruhuna peşkeş çekildi. Akarsular kurumaya, göller ve barajlar sularını geriye çekerek insanoğlundan ve onun kendisine yaptığı zulümden kaçmaya başladılar. Su kaynakları, ormanlar, sebze ve meyve bahçeleri, tarımsal araziler küçülüyor, oksijen azalıyordu ama insan homojen olarak algılayarak adeta tarihin tanrısı konumuna yükselttiği teknolojik aletlerle kuşanmış bir vaziyette yaşayabileceğini zannediyordu. Her şey sadece biraz daha fazla tüketebilmek için daha fazla kazanmaya hasredildi ve işin en dramatik yanı, insanlar bir robot misali, hayattan almaları gereken pek çok maddi ve manevi lezzeti de es geçerek hayatlarını bu ideale adadılar. Kendilerine, ailelerine, arkadaşlarına, yakınlarına ve içinde yaşadıkları topluma yabancılaşarak yalnızlaştılar. Şükretmek, kanaatkârlık, sabır, diğergâmlık ve yardımseverlik gibi duygular buharlaşıp yok 11 12 oldular. Artık zenginlere bile halleri sual edildiğinde, şükür ve hamt yerine fakirlikten ve yeterince kazanamamaktan bahsetmeye başladılar.

Aydınlanmacı, modernist ve kapitalist dünya sistemi, varlığını insanların çılgınlar gibi tüketmelerine bağlamış ve ancak bu sayede sermayeyi ve serveti artırmaya yönelmiş gibi görünüyordu. Üstelik bu tüketim insanın temel ihtiyaçlarından değil de, sadece sermayenin birikmesine ve daha fazla kazanmaya endekslenmiş malların tüketimine adapte edilmiş durumdaydı. Bu nedenle kitle üretiminin tüketilebilerek ve bu üretimi sürdürülebilmesini sağlayacak bir talep yapısının gereklililiği açıktı. Bunun için ihtiyaçlar kamçılandı, insanların algıları bozularak daha fazla tüketmeleri gerektiği, daha çok ve daha yeni mallara ihtiyaçları olduğu zihinlerine işlendi ve hatta hiç ihtiyaçları olmayan mallar, sanki çok ihtiyaçları varmış gibi takdim edilerek tüketim ritimleri dışsal uyarıcılarla bozuldu. Tüketim, ihtiyaçları gidermek için yapılan bir faaliyet boyutundan alınarak, statü ve gösteriş için yapılan bir faaliyet boyutuna taşındı. Kapitalist sistemin yaşaması ve sermayenin büyümesi için yapılan üretimin tüketimi gerekliydi ve bu tüketim zaman içinde önemli bir artış trendi içinde bulunmalıydı.

M. Keynes 1936 yılında kaleme aldığı kitabında ekonomik krizlerin temel nedeninin tüketim yetersizliği olduğunu vurgulayarak önemli olan şeyin söz konusu yetersiz tüketimi ortadan kaldıracak dışsal müdahalelerin yapılması gerektiğini, bunun için devletin ekonomiye girerek talebi, yani tüketimi artıracak müdahalelerde bulunması gerektiğini ve hatta açık bütçe uygulamasının gerekli olduğunu ifade ediyordu. Yani yeterli kaynağınız olmasa bile tüketmeniz gerektiğine gizli bir vurgu vardı. Tüketim ile mutluluk, tüketim ile statü, tüketim ile refah ve tüketim ile varoluş arasında ilişkiler tesis edildi. Sanayi öncesi toplumlarda hiç rastlanılmayan fazla üretimin krizleri kapitalist toplumda sıradan ve alışıla gelmiş krizler olarak sıklaştı. İnsanların ihtiyaçlarına değil ama arzu ve isteklerine hitap edildi. Binlerce yıl öncesinde Epikür tarafından insanların ihtiyaçları değil sonsuz olan istekleridir diktatumu görmezden gelindi. İnsanların elde etmeleri imkânsız olduğu için zihin ve duygu dünyalarında yeri olmayan zenginlikler, her türlü medya aracılığı ile bireylerin algısında sanki bireylerin bu zenginliklere ulaşma imkânı varmış biçimine evrimleştirildi. Sistemin içinde sermaye biriktiren ve sistemin işleyişinden nemalananların bu dönüşümden mutlu oldukları ise son derece açıktı. İnsanlar hayatlarını reel dünyada yaşıyorlardı ama kapitalist sistem kurgusal (fiktif) yapılar üzerinde kendini var ediyor ve böylece reel dünyada hiç olmayan hayali yapılarla spekülasyonu ve sermayenin gelecekte büyüyebilmesinin imkânlarını bugünden tesis ediyordu.

Nominal para bir kağıttan ibaretti ve reel üretimde hiçbir karşılığı yoktu ama miktarı artırılıp azaltılabildiği gibi elle tutulmadan ve gözle görülmeden bir dolu değişime aracılık edebiliyor, üzerinden spekülasyon yapılabiliyor ve borsa gibi garip bir uygulama ile reelde hiçbir üretimin söz konusu olmadığı şirketlerin hisseleri tavan yaparken, üretim yaparak katma değer katmakta başı çeken firmaların hisse senetleri yapılan spekülasyon nedeniyle dip yapabiliyordu. Böylece insanlar on metre karelik mutfaklarına beş yüz litrelik buzdolapları, on beş metre karelik yatak odalarına sekiz kapılı elbise dolapları ve hiç kullanmayacakları halde gösteriş için evlerinde bulunduracakları binlerce liralık süslü koltuklar satın alarak, ilkokul çağındaki çocuklarının eline akıllı telefonlar vermeye başladılar.

Sonsuz olanın aslında ihtiyaçlar olmadığı ama istekler olduğu önermesi tersine çevrilerek insanların ihtiyaçlarının sonsuzluğu ileri sürüldü. Lionel Robbins iktisat bilimini tanımlarken özellikle insanın ihtiyaçlarının sonsuzluğuna ama kaynakların kıtlığına vurgu yapmıştı. Kıtlık ise rekabete, yani insanların birbirleri için birer karşıtlık oluşturdukları bir toplumsal yapıya açılıyordu. İnsanlar çok tüketiyorlardı belki ama bu tüketimle birlikte artacağını sandıkları mutluluklarında hiçbir artış olmuyordu. Dünyanın, pülist ilişkiler biraz daha resmileşecek, halkın eğlenmesine ve gününü gün etmesine yönelik popülist söylemler rafa kalkacak ve insanlar dünyaya farklı bir gözle bakacaklar gibi görünüyor. Herkesin kendi maydanozunu, domatesini, yumurtasını, nohudunu, yeşil biberini ve benzeri gıdalarını artık yakın zamanda kendisi üretmesi gerekecek gibi görünüyor. Artık insanların ayaklarını toprağa basmaları, haddi aştıklarının farkında olarak kendilerini bu dünya ve yaşadıkları hayat bağlamında yeniden konumlandırmaları, canlı ve cansız varlıklara saygı duymayı öğrenmeleri gerekiyor.

İnsanca yaşamanın nasıl olabileceğini yeniden düşünmeleri gerekiyor. Bir insanın nasıl ve neden üretmesi, nasıl ve niçin tüketmesi, nasıl bir evde yaşaması, toplumun diğer bireyleri ve etrafını kuşatan cansız varlıklara yüklediği anlamın ne olduğunu ve onlarla nasıl bir ilişki içinde bulunduğunu yeniden düşünmesinin gerekliliği son derece açık. Mutluluğun ne olduğunu, nereden gelip nereye gittiklerini, ölümü, ölüm sonrasını ve bu dünyadaki insanlara ve yaratılmış her türlü varlığa karşı olan sorumluluklarının neler olduğunu yeniden düşünerek yeniden kodlamaları gerekiyor.

Kapitalizmin servet biriktirmeye ve zengin olmaya endekslenmiş büyüsünden hızla kendilerini kurtararak insan olduklarını anlamaları, hızla akıp giden yıllarını yeniden anlamlandırıp insan olduklarını hatırlamaları için çaba harcamaları gerekiyor. Yaşam koşullarını ve her türlü ilişkilerini yeniden kurgulamaları gerekiyor. İnsanda ne olduğunun yeniden sorgulanması, varoluşun yeniden anlamlandırılması gerekiyor. Yoksa insanlığın Covid 19’dan çok daha kötü virüslere maruz kalacağı ve dünyayı hızlıca yaşlandırarak onun sonunu hazırlayacağımız kesin. Üstelik hiç de fıtratımızda olmayan özelliklerin peşinden koşarak… 13 bildik sosyolog ve psikologları buna dikkat çekmelerine rağmen insanlar bu yanılmadaki akli takıntılarını aşamıyor ve aşmak için çaba da sarf etmiyorlardı.

Demek ki, mutluluğun başka kaynakları olmalıydı. Üstelik şişman ve sağlıksız insanlar çoğalıyordu, daha önce ismi duyulmamış hastalık tipleri artık sıradan hastalıklar listesine dahil olmuştu, yiyecekler kimyasallara bulanmıştı ve lastik ya da cam kutulara girmişti, doğal bal yoktu, içinde kimyasal bulunmayan domates tarihe karışmıştı, kavun, karpuz, çilek ve kiraz gibi meyveler kapitalizmin çok para kazanmak amacına ve insanların bu amaç uğrunda bozulan, tek bir amaç uğruna her şeyin feda edilmesini meşru gören ahlâklarına kurban edilmişti. İnsanlar çok para kazanmışlardı ama artık bozulan sağlıklarını geri kazanmak için kazandıkları paraları harcamak zorunda kalıyorlardı. Herhalde Sokrat bu döneme gelmiş olsa, kendisinin binlerce yıl önce tespit ettiği bu doğrunun uygulanmıyor olması nedeniyle bütün insanlığın delirmiş olduğuna hükmedebilirdi. İnsanoğlunun ulaştığı bireysel ve toplumsal kertenin bahsedilen aksaklıkları son günlerdeki Covid 19 salgını ile de teyit edilmekte.

İnsanlar, modernizmi, popülizmi , bilimi ve kapitalizmi ne denli kutsarlarsa kutsasınlar canlı bile olduğu tartışmalı olan basit bir virüs karşısında ne kadar da aciz olduklarını artık itiraf etmek zorunda kaldılar. Modern insanın yüzyıllardan beridir kendisine yüklediği büyüklük, kibir, doğanın ve kâinatın hakimi olduğu zannı, bir Osmanlı tokadı gibi yüzünde patlamış durumda. Her şeyi pozitivist bir bakışla halletmeye çalışan materyalist kafalar, karşı karşıya kaldıkları durumda, şaşkın ördek gibi ne yöne yüzeceklerini bilemeyecek bir durumdalar. Popülist söylemler ve yaşam biçimlerinin artık çökmek zorunda kalmaları kaçınılmaz görünüyor. Sadece tüketmek, eğlenmek, haz almak ve mutluluğu sonsuz kılmak için seferber edilen duyguların tatminini maddi unsurlarda aramak son bulacağa benziyor. Sınırlar gümrük ofisleri ile kapanacak, vıcık vıcık popülist ilişkiler biraz daha resmileşecek, halkın eğlenmesine ve gününü gün etmesine yönelik popülist söylemler rafa kalkacak ve insanlar dünyaya farklı bir gözle bakacaklar gibi görünüyor. Herkesin kendi maydanozunu, domatesini, yumurtasını, nohudunu, yeşil biberini ve benzeri gıdalarını artık yakın zamanda kendisi üretmesi gerekecek gibi görünüyor. Artık insanların ayaklarını toprağa basmaları, haddi aştıklarının farkında olarak kendilerini bu dünya ve yaşadıkları hayat bağlamında yeniden konumlandırmaları, canlı ve cansız varlıklara saygı duymayı öğrenmeleri gerekiyor. İnsanca yaşamanın nasıl olabileceğini yeniden düşünmeleri gerekiyor.

Bir insanın nasıl ve neden üretmesi, nasıl ve niçin tüketmesi, nasıl bir evde yaşaması, toplumun diğer bireyleri ve etrafını kuşatan cansız varlıklara yüklediği anlamın ne olduğunu ve onlarla nasıl bir ilişki içinde bulunduğunu yeniden düşünmesinin gerekliliği son derece açık.

Mutluluğun ne olduğunu, nereden gelip nereye gittiklerini, ölümü, ölüm sonrasını ve bu dünyadaki insanlara ve yaratılmış her türlü varlığa karşı olan sorumluluklarının neler olduğunu yeniden düşünerek yeniden kodlamaları gerekiyor. Kapitalizmin servet biriktirmeye ve zengin olmaya endekslenmiş büyüsünden hızla kendilerini kurtararak insan olduklarını anlamaları, hızla akıp giden yıllarını yeniden anlamlandırıp insan olduklarını hatırlamaları için çaba harcamaları gerekiyor. Yaşam koşullarını ve her türlü ilişkilerini yeniden kurgulamaları gerekiyor. İnsanda ne olduğunun yeniden sorgulanması, varoluşun yeniden anlamlandırılması gerekiyor. Yoksa insanlığın Covid 19’dan çok daha kötü virüslere maruz kalacağı ve dünyayı hızlıca yaşlandırarak onun sonunu hazırlayacağımız kesin. Üstelik hiç de fıtratımızda olmayan özelliklerin peşinden koşarak…

Prof.Dr. Abdullah Mesud KÜÇÜKKALAY
Eskişehir Osmangazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dekanı

 

 

Bu kategorideki Makalelerden