4 Ekim 2022

Türk târîhinde Ağustos ayının pek müstesnâ ve şerefli bir yeri vardır. Nice şânlı Türk zaferi, Ağustos ayında kazanılmıştır. Malazgird, Yassıçemen, Otlukbeli, Çaldıran, Mercidâbık, Mohaç gibi, dilimize tat ve lezzet veren kelimeler, hep Ağustos ayı içinde Türk’ün zafer defterine yazılmış cenklerdir. Bu zafer resm-i geçidinin son halkası, 30 Ağustos 1922 târîhinde Türk istiklâline tâc olan ve Anadolu’nun ebedî Türk yurdu olduğunu bütün Cihân’a duyuran zaferdir. Malazgird Zaferi 26 Ağustos 1071 Cuma günü kazanılmış; son büyük zaferimizin başlangıcı da 26 Ağustos 1922 Cumartesi günü başlamıştı. İki zafer arasında, günü gününe 851 yıl vardır. Sâdece 851 yıl mı? Bu iki zafer arasında, yukarıda zikrettiğimiz ve hepsi de Ağustos ayında kazanılmış Türk zaferleri de vardır. Daha da ötesi, bu iki zafer arasında Anadolu’nun bengü[1] Türk vatanı oluşu vardır. Malazgird’den sonra girip vatan kıldığımız Anadolu, 1922 Ağustosuna kadar şeksiz ve şüphesiz şekilde Türk vatanı olmuştur, Büyük Taarruz dediğimiz şâhlanış ile, 1922’den sonra da Kıyâmet’e kadar Türk vatanı olarak kalacağı, tescîl edilmiştir.

Bunca büyük zaferin Ağustos ayında toplanmasının, Nîsân ayına bağlı bir sebebi bulunmaktadır. Türk sefer ve cenk geleneğinde, şâyet bir karşı tecâvüz veyâ hücûm yok ise, Türk ordusu, müstakbel cengin seferine Nîsân ayında çıkardı. Nîsân, Türk târîhî coğrafyasının evvelbahârıdır. Nîsân ayı, bereket yüklü bulutların salkım saçak ağdığı bir rahmet ayıdır. Nîsân ayı, toprağın uyandığı, çiçeklerin, çimenlerin, ağaçların süslendiği, kuşların saâdet demlediği bir kutlu vakittir. Nîsân ayı, ordunun her bir şeyi rahatlıkla ve kolaylıkla yapabildiği bir güzel zamândır. Nîsân ayı, insanın bütün tembelliklerinden, uyuşukluklarından silkinip kurtulduğu bir mutluluk reçetesidir.

Bütün bu sayılan sebeblerden dolayı, Türk ordusu, Osmanlı askerî ıstlılâhına göre Ordu-yı Hümâyûn, kendi inisiyatifi ile çıktığı Sefer-i Hümâyûnlarını, hep Nîsân ayı içinde başlatırdı. Çıkılan bu seferlerin cenk mahâlli, ezici ekseriyetle üç veyâ dört aylık bir mesâfede bulunurdu. Düşman ordusunun karşısına geçilip de cenk vaziyeti alındığında, Ağustos ayına ulaşılmış olurdu. Bu cenk vakti, çoğu kere Ağustos’un son haftası içinde tahakkuk ederdi. Bu dediklerimizin istisnâları, elbette vardır. Ağustos ayı dışında kazandığımız nice zafer, bunun canlı şâhitleridir. Bu istisnâî zaferler, düşmanın duruşu ve hadsizliği yüzünden çıkılan seferlerin meyveleri olarak avucumuza veyâ bohçamıza düşmüşlerdir.

Nîsân’ın insan bedenine ve rûhuna bahşettiği bütün zindelik ve hayât iksîrleri, bizim Ağustoslu zaferlerimizin mayasını teşkîl etmişlerdir. Yine böyle bir rahmet ve bereket yüklü Nîsân sahnesi, 23 Nîsân 1543 Pazartesi günü, Edirne’de yaşanmıştı. Tek durmayan Nemçelü’ye[2] haddini bildirmek için sefere çıkan Kaanûnî Sultan Süleyman Hân, İstanbul’da tamamladığı sefer hazırlıklarının ardından yola çıkmış ve Edirne’ye gelmişti. Dost, düşman bütün Cihân’ın elçilerini Edirne’ye çağıran Demir Kuşaklı Cihângîr, 23 Nîsân 1543 Pazartesi günü, ordusuna bayramlık elbîselerini giydirerek, büyük bir resm-i geçid yaptırmıştı. O gün, sabâhın ilk ışıklarıyla yürümeye başlayan Ordu-yı Hümâyûn, akşam karanlığına kadar, Edirne sokaklarında Meriç ve Tunca misâli akıp coşmuştu. Cihân Pâdişâhı Sultan Süleyman Hân, düşman elçilerinin yüreklerini yerinden oynatıp hoplatan bu resm-i geçide, kendisi de katılmıştı. Rahmetli şâir vâlilerimizden Nüzhet Erman, bu resm-i geçidi “Estergon Kal’ası Su Başı Durak” isimli şiir güzelinde, bütün heybet ve ihtişâmı ile anlatmıştı:

“Yine aynı Alaman, o bildik, o inatçı Alaman

Yıl 1543, aylardan Nîsân

Dek durmazsa Kefere İmparator, durur mu Sultan Süleyman Hân?

Durmadı nitekim, sefer yolunu seçti

 

Bir bahâr günü, Edirne yollarından

Edirne yollarından, “Bre dilber aman”;

Önce su yüklü saka birlikleri geçti

Sonra 2400 katır, 300’erli 7 bölük

(Pâdişâh’ın hazînesini ve eşyâsını taşıyan)

Sonra 900 kişilik hâssa süvârî taburu

(100 sıraydı bu tabur ve her sırada 9 atlı gidiyordu)

 

Sonra, silâh ve cephâne vesâir yük

(900 saf hâlinde 5400 deve, her safda 6 hayvan)

Bu hecinsüvâr levâzım livâsını

Dağıtarak Edirne’nin tozlu havâsını

1000 cebeci, 500 lâğımcı ve 400 arabacı tâkib ediyordu

Sonra, Anadolu’dan gelmiş çekirdek ordu

Timarların yüz akı sipâhî erleri

 

Sonra, 3 tûğlu 4 vezîr, 2 tûğlu beylerbeyileri

Nişâncı, Başdefterdâr ve onların arkasından

Vezîrlerin kurmay ve emîr subayları

Sonra, Saray birlikleri (Hünkâr’ın hizmetine bakan)

Sonra, 300 çavuş ve Kapıcıbaşı, Pâdişâh yâverleri

Ve derken, 12000 kişilik tümen; yeşil, kırmızı, sarı

Gittiği yerden ses getiren yeniçeri ortaları

 

Sonra, önü sıra 7 tûğ, 7 sırmalı sancak giden

Mehterhâne-i Hâkânî, 200 kişi, ikili kolda

(İki adımda bir durup, yine iki adım ileri)

4 köscü, Hindistan fillerine yüklenmiş kösleri

Aşk ile, şevk ile dövüp duruyordu

Ve zilzenler, boruzenler ve nakkârezenler

Ceng-i harbî usûlünde ve Bayâtî makâmında

Bir savaş peşrevi üfleyip vuruyordu.

 

Sonra, Mâbeyn Müşîri Çavuşbaşı ve başka bir uç

Kavuklarında tavus tüyünden yanar-döner sorguç

Ayaklarında hafif sarı çizmeler

Ve Hünkâr’a dönmemek için arkalarını, oku sol elle çektiklerinden,

Kendilerine solak denmiş 400 er

Sonra, 150 ağırlama subayı ve yâver-i hâssa

Kumaşlar ağır, kılıçlar mücevherli ve eyerler murassâ

 

Ve birden, 35’i sağda, 35’i solda

70 peyk, 70 ayağına çabuk insan

Ve aralarında, Allâh’ın izniyle (Akdeniz’in ve Karadeniz’in

Ve Rûmeli’nin ve Anadolu’nun ve Karaman ve Rûm’un

Ve Dulkadriye İli’nin ve Diyârbekir’in

Ve Âzerbaycan’ın ve Mısır’ın ve Acem’in ve Şâm’ın

Ve Haleb’in ve Mısır’ın ve Mekke’nin ve Medîne’nin

Ve Kudüs’ün ve bütün Arap Diyârı’nın ve Yemen’in

Ve daha nice memleketlerin Pâdişâh ve Sultân’ı

Sultan Bâyezîd Hân oğlu Sultan Selîm Hân oğlu Sultan Süleyman Hân)

 

Üç ayağı sekili ve alnı akıtmalı

Görülmemiş güzellikte al bir aygıra binmiş

Solaklarından ve çavuşlarından daha sâde giyinmiş

(Sâdece, zümrütlü bir Tunus hançeri belinde)

Çıkışmıştı çünkü şehzâdeliğinde

“Sen böyle süslü giyinirsen, ne giysin anan?”

Diye, Cennet-mekân babası Yavuz Sultan Selîm Hân

 

Pâdişâh’dan sonra, üzengi ağaları ve sonra binlerce er;

Humbaracılar, yörük ve müsellemler ve cebeciler

Cânbâzlar, cerahorlar, Tatar akıncılar, deliler

Topçular, azablar, beşliler ve gönüllüler

Bitmek, tükenmek bilmez saflar hâlinde

(Bakımlı, umutlu ve zinde)

Bütün gün, Edirne halkının önünden

Meriç misâli akıp gitti

 

Sonra, yaz geldi, vakit yetti

Ve Cihân Pâdişâhı Sultan Süleyman Hân

Varıp Diyâr-ı Küfr’e, “bre dilber aman”

Yüz bin tüfek ve pala, ok ve yay ve bayrak

Sayısız Rûm ateşi ve 315 ağır top karadan

Ve İnce Donanma Tuna yönünden

Estergon Kalesi’ni, “su başı durak”

Altın tastan karlı şerbet içercesine fethetti.”

Bu arada şunu söyleyelim, 23 Nîsân 1543 Pazartesi günü, Edirne sokaklarında bu ihtişâm içinde yürüyen Ordu-yı Hümâyûn, o seferin sonunda, 10 Ağustos 1543 günü, “Su Başı Durak” olan Estergon’u fethetti. Nîsân’dan Ağustos aynasına vuran, bu kez Estergon Kal’ası idi.

 

 

 

[1] bengü: ebedî.

[2] Nemçelü: Avusturyalı.

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: