17 Ağustos 2022

“Artık siperlerimiz kitaplardır. Asıl savaşımız cehâlet iledir.”

Türk’ün en onurlu savaşı Millî Mücâdele’nin zaferle sonuçlanmasının ardından Gâzi Mustafa Kemâl Paşa’nın dudaklarından dökülen bu anlamlı sözler ile eğitim ve öğretimin vatan savunması kadar önemli olduğunu, bir kez daha görmekteyiz:

Savaş alanlarında dahî Balzac’ın Chabert’ini, Maupassant’ın Boule de Suif’ini, kalın târih kitaplarını okuyan Gâzi Paşa:

“Ben çocukken fakirdim. Elime iki kuruş geçince bunun bir kuruşunu kitaba verirdim. Eğer böyle olmasaydım, bu yaptıklarımın hiçbirini yapamazdım.”

diyerek, dehâsını besleyen kaynaklardan birinin, hattâ en mühiminin kitap olduğunu ifâde etmiştir.

Gâzî Paşa, en büyük savaşın câhilliğe karşı yapılacak olan savaş olduğunu attığı ilk adımda ortaya koymuş; Tevhîd-i Tedrisât Kaanûnu ile asıl savaşın cehâletle savaşarak verileceğini bizlere kat’i olarak göstermiştir. Böylece 3 Mart 1924’te TBMM’de oy birliği ile kabûl edilen Tevhîd-i Tedrisât (Eğitimde Birlik) Kaanûnu ile eski eğitim kurumları ve medreseler kapatılmış; öğretim kurumları arasındaki bölünmüşlüğe son verilip devlet kontrolü sağlanmış; eğitim üzerindeki din etkisi kırılmış; lâik ve demokratik bir eğitim sistemine geçilmiştir.

Nitekim Cumhûriyet’in Osmanlı’dan devraldığı eğitim sistemi farklı din, dil ve kültüre dayalı programlara sahip çok başlı bir eğitim sistemi idi. Bu sistemde, sâdece mektep-medrese ikilemi bulunmuyor, aynı zamanda yabancı devletlerce açılan misyoner okulları da faaliyetlerini keyiflerince sürdürüyordu. Manzara böyle iken yurtta uygulanan millî bir eğitim sisteminden ve birlikten bahsetmek mümkün değildi.

Bugün eğitim-öğretim sisteminde birlikten bahsedecek olursak, bu birliğin neresindeyiz sorusuna nasıl cevap vereceğiz?

Bugün eğitimde devlet denetimi mekanizması ne kadar ve nasıl işlemektedir?

Anayasa’ya göre her türlü eğitim ve öğretim faaliyeti devlet denetimine tâbi olmak zorunda iken, bugün tarîkatler ve tarîkat şeyhleri başlıkları altında kontrolsüz yürümekte olan keyfî eğitim uygulamaları nasıl olabilmektedir? Tevhîd-i Tedrisât Kaanûnu’na aykırı yürütülen sözde eğitim faaliyetlerine devletin başındakiler neden dur dememektedirler?

Netîce ne yazık ki ortada. Bugün Türkiye gündemine hançer gibi oturan, on iki yaşındaki bir kız çocuğunun yaşını başını almış bir tarîkat şeyhince istismârı konusu ve daha evvel yaşanmış buna benzer niceleri, sâdece kınama sözleri ile kapatılacak konular değildir!

Cumhûriyet’in rotası, amacı Türk toplumunu çağdaş, medenî, ileri toplumlar düzeyine ve refâhına getirmeyi hedeflerken bugün sapılan yanış yollar, çıkmaz yollardır, onursuz, aşağılık yollardır!

Türk Milleti, yurdu düşmandan temizlemek için bir savaş verdi, ama yetmez! Cehâlet, istismâr, dînin her konuya âlet edilmesi ortadan kaldırılmadıkça geleceğimiz, umûdumuz olan çocuklarımız, hep berâber tehlike altında olacaktır. Türk’ün gerçek kurtuluşu cehâlete karşı verdiği savaşta ortaya çıkacaktır. Bugün profesör unvânlı birtakım kişiler, bir takım televizyon kanallarında; “Kadınlar 90 kilometre hızla araba kullanamaz!” “Kadınlar yalnız seyahat edemez!” gibi akla mantığa sığmayan türlü türlü ifâdelerle boy gösteriyorsa, kendilerine verilen pâyelerin, unvânların sorgulanması gerekmez mi?

“Türk Milleti zekîdir!” Sorgulamalıdır. 

“Türk Milleti çalışkandır!” Bu başı bozuk, ne olduğu belirsiz fikirlere fırsat vermemelidir.

Türk Milleti, mini mini yavrularını ne idüğü belirsiz kurumlara teslîm etmemelidir! Çocuklar geleceğimizdir!

Bugün kitap okuyan, belli bir refâh düzeyine ulaşmış medenî toplumlarda kadınlara, çocuklara tecâvüz edilmiyor, ağaçlar katledilmiyor, hayvanlar öldürülmüyor, din hokkabazı kılıksız adamlar ortalıklarda dolaşmıyor! Neden acaba? Neden?

Bağrımıza bir hançer saplandı, saplanmakta… Aynı acıyı hissediyor musunuz? Bu çocuklar bizim çocuklarımız, bizim geleceğimiz. Sağlıklı, ne istediğini bilen, vatana, millete hayırlı evlâtlar istismâr ile değil, devletin kontrol ettiği, Millî Eğitim Birliği an’anesi istikaametinde eğitim veren okullardan yetişecektir.

En büyük savaş, câhilliğe karşı verilen savaştır. Türk’ün kurtuluşu, cehâletin boynuna Türk kılıcı indirildiği gün olacaktır.

Bugün içine battığımız cehâlet batağından, dinci tuzaklarından kurtulmak zorundayız! Geleceğimiz çocuklarımıza uzanan elleri koparmak zorundayız!

Dînî istismarın ayyuka çıktığı, tarîkat ve cemaat başlarının devlet ricâlince kabul gördüğü bu günlerde, Gâzi Paşa’nın sözü ne kadar önem arz ediyor, yine, yeniden, tekrar tekrar söylemeli, düşünmeliyiz!

“Asıl savaş cehâlete karşı verilen savaştır, asıl Kurtuluş Savaşı’mız şimdi başlıyor!”

Gelin, 1933 yılı Ekim ortalarına gidelim, Cumhûriyet’imizin onuncu yılına ve Gâzî Paşa’ya kulak verelim:

“Yurttaşlarım!

Az zamanda, çok ve büyük işler yaptık. Bu işlerin en büyüğü, temeli, Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan, Türkiye Cumhûriyeti’dir. Bundaki muvaffakiyeti, Türk milletinin ve onun değerli ordusunun bir ve berâber olarak, azimkârane yürümesine borçluyuz. Fakat, yaptıklarımızı asla kâfi göremeyiz. Çünkü, daha çok ve daha büyük işler yapmak mecburiyetinde ve azmindeyiz.

Yurdumuzu, dünyânın en mâmûr ve en medenî memleketleri seviyesine çıkaracağız. Milletimizi, en geniş refâh vâsıta ve kaynaklarına sâhip kılacağız. Millî kültürümüzü, muâsır medeniyet seviyesinin üstüne çıkaracağız.

Bunun için, bizce, zaman ölçüsü, geçmiş asırların gevşetici zihniyetine göre değil, asrımızın sür’at ve hareket mefhûmuna göre düşünülmelidir. Geçen zamâna nisbetle, daha çok çalışacağız, daha az zamanda, daha büyük işler başaracağız. Bunda da, muvaffak olacağımıza şüphem yoktur.

Çünkü, Türk milletinin, karakteri yüksektir; Türk milleti çalışkandır; Türk milleti zekîdir. Çünkü Türk milleti, millî birlik ve beraberlikle güçlükleri yenmesini bilmiştir. Ve çünkü Türk milletinin, yürümekte olduğu terakkî ve medeniyet yolunda, elinde ve kafasında tuttuğu meş’ale, müsbet ilimdir.

Büyük Türk Milleti!

15 yıldan beri, giriştiğimiz işlerde, muvaffakiyet vaadeden çok sözlerimi işittin. Bahtiyârım ki, bu sözlerimin hiç birinde, milletimin, hakkımdaki îtimâdını sarsacak bir isâbetsizliğe uğramadım.

Bugün, aynı inan ve kat’iyetle söylüyorum ki, millî ülküye tam bir bütünlükle yürümekte olan Türk milletinin, büyük millet olduğunu, bütün medenî âlem, az zamanda, bir kerre daha tanıyacaktır.

Asla şüphem yoktur ki, Türklüğün unutulmuş büyük medenî vasfı ve büyük medenî kaabiliyeti, bundan sonraki inkişâfı ile, âtînin yüksek medeniyet ufkundan, yeni bir güneş gibi doğacaktır.

Ne mutlu Türk’üm diyene!”

Gâzi Paşa’nın bu sözlerini unutma Türk! Geçmişini unutma! Geleceğini karanlık bulutlarla kaplayanlara fırsat verme! Her kişi, kendi istikbâlinin mîmârı olduğu gibi, her millet de kendi istikbâlinin kendi mîmârıdır. Sen uyanık ve dikkat ehli bir vatan evlâdı oldukça, Türk’ün unutulmuş medenî vasfı, medenî kaabiliyeti yeniden inkişâf edecek, ve yaşamakta olduğun bu Ergenekon’dan da etrafındaki demir dağları eriterek çıkacaksın.

“Çünkü; Türk Milleti, milli birlik ve berâberlikte güçlükleri yenmesini bilmiştir.”

Ve artık mücâdelemiz cehâlet iledir. Bu da müsbet ilimler ile olacaktır.

 

Ayşe Samiha

Singapore

5 Eylül 2020

 

Yazar Hakkında:

Ayşe SAMİHA

Ayşe SAMİHA

Türk Milleti’nin târih yolculuğundaki en önemli menzillerinden, pek çok Osmanlı Sultanı’nın Dersaadet’in fethinden sonra bile sadrına başını yaslayıp sînesinde demlenmeye devam ettiği, Koca Sinan’ın “Ustalık eserimdir” dediği şâheseri kucağında taşıyan, pek çok tâlihsiz işgal ve acı günler geçirmiş de olsa, her akşam vakti batan ikindi güneşinin mahzun akisleriyle kederini dağıtıp Meriç, Tunca ve Arda üzerinden her dem yeniden doğan Edirne’de, dünyaya gözlerimi açmışım.

Çocukluk ve ilk gençlik yıllarım burada, yazları uzun ve sıcak, kışları bol karlı günlerde bahçeli ve bol kedili evimizde geçti. Erzurum’un soğuğunu aratmayacak cinsten soğuklar olurdu evvelden, saçaklar hep buz tutardı.

Fransızca ve İngilizce’yi burada orta öğretim sıralarında öğrendim. Anglo Francan ekolünü tâkip eden milli eğitim sistemimizin ilk hümanistler diye bize takdim ettiği İlâhi Komedya’nın yazarı Dante’yi de burada tanıdım, ilk gençlik şiirlerimi de yine burada yazdım. Hatta Trakya’nın ayçiçeklerine bakarak ilk resim denemelerimi de burada yaptım…

Günler akıp geçti ve on yedi yaşımda Pâyitaht’ın yolları göründü, yani üniversiteli olduk. Marmara Üniversitesi’nde yabancı diller; İngilizce ve ardından Nottingham Üniversitesi’nde “Eğitimde Liderlik ve Yönetim” alanında yüksek lisans eğitiminden sonra eğitimci olarak göreve başladım.

İnsan hayatında alın yazısı hükmünde gelişmeler olur. Bosna’ya taşınıp orada beş yıl yaşamak da öylesi bir tecelliydi benim için.  Birinci Cihan Harbi öncesi Rumeli’de at sırtında cenk etmiş cedlerimin diyârına geliş, dirilişe açılan bir kapı oldu; bir rahmet kapısı âdeta… Bosna’nın dağları, Boşnak Teyze’leri, mavi gözlü, sarı saçlı çocukları ile ele ele beş yılım geçti… Ve dağlarda öğrencilerimle yürüyüş yaparken gördüğümüz geniş bahçeli evinin tahta kapısında selâm verdiğimiz elma yanaklı Boşnak Teyzemi bugün hâlâ unutamam… Türk olduğumuzu duyunca ellerini vurup, “Durun!” deyip bahçesinden kopardığı elmaları bize ikram edişini de… Müteşekkirâne bir edâ ile “Türk askerleri bize savaşta çok yardım ettiler, buyrun, buyrun!” deyişini de…

İnsan yaşarken yaşadığı yerin dilini, kültürünü, âdetlerini de öğreniyor. İşte Boşnakça, Hırvatça ve Sırpça da artık dilimiz gibi oluvermişti bu topraklarda yaşarken… Sırt çantası ile adım adım Rumeli ziyâretleri esnasında Makedonca bile konuşur bulursunuz kendinizi ve hatta Bulgarcayla dahî anlaşabilirsiniz haritanın daha aşağılarına inince…

Rumeli’yi menzilim ve de ata diyârım diye bağrıma basmışken bir rüzgâr esti ve beni Güney Doğu Asya kıyılarına savurdu. Ammâ insanın kendi gök kubbesi, her nereye gitse peşi sıra gider, bırakmazmış onu… Öyle de oldu. Şimdi Singapur’da sekiz yıldır Japonlarla çalışıyor, eğitim programı ve öğretmenlikten arta kalan zamanlarımda bu diyarlara gelmiş atalarımın izlerini sürüyorum… Singapur’daki günlerimi elimden geldiğince Millî Kütüphane’nin müdavimi olarak geçiriyorum.

İnsan yaşadığı yerin dilini ve kültürünü de kolayca öğrenir demiştik ya, işte Japonca da şimdilerde tüm canlılığı ile hafızama zerk olmakta… Türkçe ile aynı aileden gelen Japoncanın kendi ülkemde yabancı dil dersi olarak okutulması gençlerimizin ve ülkemizin geleceği açısından hayırlı olacaktır diye düşünüyorum.

İşte târih boyunca kâh şarkın, kâh garbın dâvâsında önemli yere sâhip olan Trakların yurdundan çıkıp geldiğim bu ülkede kendi gök kubbemin hayaliyle, Türk’e dâir pek çok hâtıra ve hayatları, muson yağmurlarının gölgesinde kaleme alıyorum… Selâm olsun yurduma! Belki bir kuşkanadına takılıp gider selâmım ve Türk mimarlığının şâhikası olan Selimiye Camii’ne varır, oradan da Tunca, Meriç ve Arda boyunca köklerime, belki de cedlerime ulaşır, kim bilir?

Ayşe Samiha

 

 

Yazarın diğer makalelerinden: