1 Ekim 2022

Türk milleti, târîh sahnesine Merkezî Asya’nın karlı dağ zirvelerinde çıkmıştır. Bundan ötürü Türk, yayla tabiatlıdır. Bu yaylalı olma hâli, Türk milletinin denizle hem-hâl olmasını hayli geciktirmiştir. Oğuz Kağan’ın, adıyla anılan destânının sonunda, Türk milletine vasiyet hükmündeki sözleri, bize hedef olarak daha denizleri, daha ırmakları gösteriyordu:

“Takı takuy takı müren!

Kün tûğ bolgıl kök kurıkan!”

“Daha deniz, daha ırmak! Güneş bayrak olsun, Gökyüzü çadır!” diye günümüz Türkçesine aktarabileceğimiz bu kutlu sözlere rağmen. Türk milleti, denizle çok geç tanışmış, bu yüzden de denizcilik hünerlerini göstermekte geç kalmıştır. 

Asya’nın büyücek göllerine deniz deme alışkanlığı olan Türk milleti, Anadolu’ya gelip, bu Cennet Diyârı’nı vatan tuttuğunda da, bahsi geçen alışkanlığını sürdürmüş, Van Gölü’ne “Tatvan Denizi” demiştir. Bunu, erken devirlerde söylenmiş bir tâbir sanmayınız. Kaanûnî Sultan Süleyman Hân’ın, Kürre-i Arz’ın tekmîl denizlerine ve karalarına hükmettiği o muhteşem devirde, Koca Mîmâr Sinan, 1534 yılı içinde açılan Irakeyn Sefer-i Hümâyûnu’nda, Vezîr Lûtfî Paşa’nın emri altında, Van Gölü dolaylarında Safevî arâzisine girmeye çalışır. Lûtfî Paşa, Osmanlı ordusunu Van Gölü’nün karşı yakasına geçirmek için kadırga yapılmasını ister. Bu işe, o sırada Zenbûrekçibaşı, yâni Zemberekçi Ocağı Kumandanı olan Sinan Ağa, müstakbel Mîmâr Koca Sinan tâlib olur. Van Gölü sâhilinde kurduğu tersânede kadırga îmâl edişini anlattığı Tezkiretü’l- Bünyân adlı hâtırâlarında, Mîmâr Sinan, Van Gölü’nden hep “Tatvan Denizi” diye söz ediyor. Şunu demek isteriz ki, Türk’ün göle deniz demesi, asırlar süren bir alışkanlık olmuştur.

 Türk’ün Anadolu’ya girişini tâkib eden zamân içinde, Çaka Bey’in İzmir’den yükselttiği deryâ kulaçları, Alanya’da adını hâlâ yaşatan Uluğ Keykûbâd Sultan Alâeddîn’e; Aydınoğlu Gâzî Umûr Bey’e; Karası, Saruhan, Menteşe, Teke Beyliklerine bereket selâmları göndermiş, üç tarafı denizlerle çevrili Anadolu’da kalmanın, o denizlere sâhip olmakla mümkün olduğu, bu selâmların içine konulmuştur. Bütün bu gayret ve çabalara rağmen, Venedik ve Ceneviz’in Akdeniz ile Karadeniz’deki tahakkümüne, ancak Fâtih Sultan Mehmed Hân’ın kutlu saltanatında son verilmiş, Kaanûnî Sultan Süleyman Hân devrinde de, Dünyâ’nın en büyük deniz gücüne ulaşılmıştır. Barbaros şâhikasına giden yolda, Türk’ün karnesi çok inişli ve çıkışlıdır. Bunun en mühim netîcelerinden biri, dilimizdeki denizcilik tâbirleridir. Denizciliğe, balıkçılığa ve balıklara dâir kullandığımız kelimelerin ezici çoğunluğu İtalyanca ve Yunancadan gelmedir. Tatlı su balık isimlerinde görülen Türkçe isimler, bizim deniz mâcerâmızın özeti gibidir. Irmak ve göl yaşayışından deniz safhasına nice geç atladığımız, bu balık isimlerinde açık şekilde görülüyor.

Son günlerde, Akdeniz sularında sıcak münâsebetler yaşanıyor. Türk milleti, eski ırmak ve göl alışkanlıklarına, büyük bedeller ödeyerek ilâve ettiği üstün denizcilik hasletlerini bir kenâra bırakmamalı ve Türkiye’nin istikbâlinin denizlerde olduğunu, aslâ unutmamalıdır. Barbaros Hayreddîn Paşa gibi bir Cihân denizcisi çıkaran milletin bugünkü nesli, Barbaros’un torunu olduğunu aklından çıkarmamalıdır.

            

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: