4 Ekim 2022

“Bayrak” da, “sancak” da Türkçe kelimelerdir. Bayrak sözünün kökü “batırmak” fiiline dayanır. Bugüne gelişinde “batırak > batrak > badrak > bayrak” menzillerinden geçmiştir. Sancak da, saplamak mânâsına gelen “sançmak”dan yola çıkmıştır. Onun konakları da “sançgak > sançak > sancak” hâlleriyle arz-ı endâm eyliyor. Her iki kelimenin özü, batırmak ve saplamak tarzında tecellî ediyor ki, ikisi de aynı dereye akan sulardır. 

Türk’ün geçmişinde, muhtelif bayraklar kullanılmış ve sonunda bugünkü “Ay”lı ve “Yıldız”lı ihtişâma gelinmiştir. Renk olarak da, hem zemînde, hem de işâretlerde değişik renkler denenmiş, nihâyet kırmızı ve beyazda karar kılınmıştır. Elbette, sözünü ettiğimiz bayrak ve sancak, Türkiye Cumhûriyeti’nin semâsında dalgalanan bayrak ve sancaktır. Muhtelif Türk devletlerinin, muhtelif bayrakları, el’ân Türk’ün gözüne seyir zevki, yüreğine serinlik vermektedir. Yeryüzü’nde ne kadar Türk devleti varsa, hepsinin bayrağı bizimdir.

Bu muhtelif Türk bayraklarında dikkati çeken husûs, çoğunda Ay ile Yıldız’ın ortak figür oluşudur. Ay ve Yıldız, Güneş ışığının tesirini azalttığı veyâ vaktin geceye ulaştığı vakit içinde, bütün Dünyâ’nın görüp şâhit olduğu gök cisimleridir. Yâni, insanın gecesi, Ay’dan ve Yıldız’dan sorulur. Gece, karanlıktır. Gece, düşman dâvet eder. Gece, nöbette olmak lâzımdır. Bütün bu hissedişler yüzünden, Türk milleti Ay ile Yıldız’ı, gece vaktinde olduğu gibi, millet ömürlerine nöbetçi kılmışlardır. Türk milletini, cümle düşmanlarına ve dahî kötülüklere karşı Ay ile Yıldız korumaktadır. Türk, Ay ile Yıldız’ın altında duruyorsa, ona kem nazarla bakacakların, vay hâline!..

Türk Bayrağı’nın kırmızı ve beyaz renkte karar kılması, daha önceki millî renkleri ikinci plâna atması demek değildir. Kırmızı, her ne kadar akla hemen kan rengini getiriyorsa da, o canlı rengin her zerresinde Güneş’in huzmeleri saklıdır. Türk kılıçlarının Güneş ışığı altında parlayan çelik satıhları, sahneye inen spot demetleri gibi cenk meydânına düşerdi. Gerisini ister kanla, ister ışıkla, dilediğiniz şekilde anlayıp açıklayabilirsiniz. 

Doğu Türkistan’la Irak ve Sûriye Türkmenleri’nin bayraklarında görülen mâvi, sıradan bir mâvi değildir. O rengin adı “gök”dür ve Çağrı Beğ’in gözlerinden kinâyedir. Çünkü, “Çağrı”, hem dâvet, hem de “çakır” demektir ve çakır da, gök, yâni mâvi rengin Türk’e yakışanıdır. “Gök” sözünün Türkçedeki ilk şekli “kök”tür ve “semâ, mâvi, öz, esas”tarzında, geniş yelpâzede karşılıkları vardır. Çağrı Beğ’in adına ve gözlerine yerleşen “çakır”lık, neredeyse Kürre-i Arz’ın tamâmında “Türk mâvisi” diye bilinmektedir. Ona Türk mâvisi diyemeyenler “Turquoise / Turkuaz / Turkuvaz”demeye çalışıyorlar. Turkuazın Acem dilindeki karşılığı olan “Fîrûze” de çakır demek. Selçuklu Türk Cihân Devleti’nin ilk pâyitahtı olan Nîşâpûr, fîrûze mâdeninin beşiği olma vasfını hâlâ muhâfaza ediyor. Çağrı Beğ’in çakır gözlerini ilk gören beldelerden biri Nîşâpûr idi ve o gözlerin silinmeyen izleri, orada fîrûze olup dağları ve taşları örttü. Fâtih Sultan Mehmed Hân’ın, içine Dünyâ’yı koyduğu gözleriyle baktığı Boğaziçi, asırlardır fîrûze rengine râm olmuş, Karadeniz’den Akdeniz’e, Akdeniz’den Karadeniz’e akmakta. Siz, sâdece Karadeniz’in Türk Bayrağı’na bakarak çırpındığını sanıyorsanız, yanılıyorsunuz. Akdeniz dâhil, Yağız Yer’in bütün denizleri, o bayrak önünde selâma duruyorlar ve dahî çırpınıyorlar..

            

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: