Güncel Yazılar

Küresel Salgın bütün şiddetiyle devam ederken bir gün bir de baktık ki, Temmuz ayının ortasında bir sabah Ermenistan, Azerbaycan’ın ‘Tovuz’ yerleşim birimine saldırı düzenlemiş. Bakü-Tiflis-Erzurum doğalgaz boru hattına 15 kilometrelik bir mesafede Tovuz bölgesine yapılan 12-13 Temmuz 2020 tarihindeki bu saldırı, Nisan 2016’da Dağlık Karabağ sınırında meydana gelen ve “dört gün savaşı” olarak adlandırılan çatışmadan sonraki ilk ve 26 yıllık Bişkek ateşkes anlaşmasından sonraki en yoğun çatışma olmuştu. Bu tarihten iki buçuk ay sonra da 27 Eylül 2020 tarihinde büyük çaplı bir cebri keşif harekâtına tevessül eden Ermenistan şanlı Azerbaycan harekâtıyla karşı karşıya kalmıştır. Ava giden avlanmıştır. Çünkü bu sefer millî şuuru yerinde, savaşma azim ve kararı yerinde, kan gören yüz milyonu arkasına alan Azerbaycan Millî Ordusudur. Sevgili okurlar, millî tarihle çocukluğunuzdan beri hemhal olan sevgili okurlar, sizler de bilirsiniz ki, “Milletiyle bütünleşmiş bir Silahlı Kuvvetlerin önünde kimse duramaz, önüne çıkan engelleri yıkar geçer.” Böyle de olmuştur. İşte o tarihte başlayan şanlı Azerbaycan harekâtı unutulmayacak anlamlı bir tarihte hiç akıldan çıkmayacak şekilde “10.10.2020” tarihinde, doğrusunu söylemek istenirse Putin’in çağrısıyla kesilmiştir. Peki, soralım soruyu, n’oldu gerçek bir ateş kes sağlanabildi mi? Paşinyan’dan doğrudan emir alan militan Ermeniler savaş suçu işlemeye devam etmediler mi? Hem de ne etmek. Düşünebiliyor musunuz? Faşist Paşinyan yönetimi sivil yerleşim yerlerine 18 Ekim 2020 itibarıyla 15.000 topçu mermisi, yüzlerce roket ve güdümlü füze atmış, bunun sonucunda 64 sivil bunların çoğu çocuk, yaşlı ve kadın Hakkın rahmetine kavuşmuştur. Sadece Terter’de 15 şehit yüzlerce yaralı vardır. Ama ortalık yerde öyle feryad-ı figan bağıran, çağıran, ağlayan Azerbaycan Türkü yoktur. Halkın yüzünde korkudan bir iz olmadığı gibi yıkılan evlerinin altlarında yaşam mücadelesi vermeye devam etmektedir. Onların hepsi birer Kınalı Kuzudur. Şehitlik mertebesini kafalarında bitirmiş, Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in arkasında saf tutmuş, safları sıklaştırmış, Çanakkale’de tüm neferleri şehit olan Şanlı 57’inci Alay’ın askerleri olmuştur. 

Azerbaycan ve Ermenistan üzerinde anlaştığı insani amaçlı ikinci geçici ateşkes uygulaması 17 Ekim 2020 tarihinde Türkiye saatiyle 23.00'de yürürlüğe girmesinin ardından kısa bir süre sonra Ermenistan yine ateşkesi ihlal etmiştir. Azerbaycan Savunma Bakanlığından yapılan açıklamada, Ermenistan güçlerinin, Cebrail kentinin çevresindeki bölgelere ve Aras nehri boyunca kurtarılmış köylere top ve havanlarla ateş açtığı belirtilmiştir. 

Ancak unutmamak gerekir ki bugün Azerbaycan Cumhuriyetinin 29. Bağımsızlık yıldönümüdür. XX. yüzyılın sonunda Sovyetler Birliği'nin çöküşünün ardından, Azerbaycan halkı son yüzyılda iki kez kendi kaderini belirleme şansı yakalayarak bağımsızlığını ilan etmiştir. 102 yıl önce, 28 Mayıs 1918 tarihinde Gürcistan'ın Tiflis şehrinde, Mehmet Emin Resulzade başkanlığındaki Azerbaycan Millî Şurası tarafından ilan edilmiştir. Bakü, Ermeni ve Bolşevik çetelerinin işgali altında olduğu için Fethali Han Hoyski başkanlığında oluşturulan geçici Azerbaycan hükümeti, faaliyetini bir süre Gence şehrinde sürdürmüştür. 1918-20 yılları arasında Azerbaycan Demokratik Cumhuriyetinin ilk başkenti Gence olmuştur. 1920-91 yılları arasında Sovyetler Birliği çatısı altında Azerbaycan Halk Sovyeti’nin yasama organı Azerbaycan Âli Meclisi, 71 yıl sonra 18 Ekim 1991 oturumunda tarihi ''Azerbaycan Cumhuriyeti Bağımsızlığı'' anayasal tasarısını oybirliği ile kabul etmiştir. Bu ise ikinci milenyumun sonuna doğru, XX. yüzyılda Azerbaycan siyasî tarihinde 2. zafer olmuştur. 9 Aralık 1991 tarihinde de Azerbaycan'da halkoylaması geçirilerek tek bir soru halka sorulmuştur: ''Siz''Azerbaycan Cumhuriyeti Bağımsızlığı'' anayasa tasarısını onaylıyor musunuz?'' Azerbaycan halkı Azerbaycan'ın bağımsızlığından yana oy kullanmıştır. İkinci ateş kes ortamına girdiğimiz bugün de Bağımsızlık Günü’dür. Türk halkı günümüz kutlu olsun. Evet bizler 300 milyonluk Türk dünyasında 100 milyon kenetlenmiş, bütünleşmiş 100 milyonumuz cephede olan iki devlet bir milletiz. Allah’a Şükürler olsun ki, Şanlı Azerbaycan Ordusunun sayesinde Şanlı Bayraklarımızı indirmeye kimsenin gücü yetmeyeceği dosta düşmana gösterilmiştir. 

Şimdi gelelim sorularımıza, aslında önemli sorulardan birinci soru şu. Paşinyan Yönetimi neden ‘Birinci Ateşkes’ sırasında neden Türkiye Cumhuriyeti’nin RF ile garantör olduğu Nahçıvan’a neden saldırdı? Tarihî arka planına bakmadan söyleyelim, Türkiye’yi   savaşın içine sokmak, Türkiye’yi irredentizmi bayrak yapan saldırgan ülke konumuna sokmak için. En sonunda söyleyeceğimizi en başta söyleyelim. 1813 yılından, Hanlıklar döneminden beri bölgeyi egemenliği altına alan ve tarihten beri Güney Kafkasya’da olan Rusya Ermenistan’dan vazgeçmez, vaz geçemez. Bir Gürcü olan Stalin’den sonra babası Ermeni olan ikinci Kafkasya’da doğan şu an ki, RF Dışişleri Bakanı Sergey Victoroviç Lavrov’dur. 21 Mart 1950 tarihinde Moskova doğan Sergey Lavrov, 1972 yılında Moskova Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Enstitüsü'nden mezun olmuş, diplomasi kökenli bir diplomattır.  Rusça, İngilizce, Fransızca ve Sri Lanka dili Singalaca bilen Lavrov’un babası Tiflis doğumlu bir Ermeni’dir. 2004 tarihinden bu yana Rusya’nın dışişleri bakanı olarak görev yapan Lavrov, 2015 yılında Rusya Ermeni Slav Üniversitesi'nde öğrencilere; "Babam Ermenidir. Soyadı Katoryan'dır. Benim damarlarımda asil Ermeni kanı var" demiştir. Bunu diyen Lavrov'un, Azerbaycan-Ermenistan ateşkes anlaşmasında ve devamında "tarafsız" olacağına inanan var mı? Varsa öne çıksın, biz de sözümüzü geri alalım. 

Aslına bakarsanız, Ermeni kayırmacılığı ya da nepotizm üzerine inşa edilen bu politika Çarlık Rusya’sından devralınmış olan ve de Güney Kafkasya’daki Rusya’nın çıkarlarını korumayı amaçlayan geleneksel ‘Moskof Politikası’dır.  Nedir bu politika? Günümüzü anlayabilmek için bu geleneksel politikaya derinlemesine bakalım. Bu politika millet-i hâkime konumundaki yerleşik halkları kaçırtmayı hedeflerken, göçürülen Ortodoks Ermeniler vasıtasıyla Rus çıkarlarının korunmasıdır. Diğer coğrafyalarda Ortodoks bulunamadığında bizzat Ortodoks Ruslar zorla göçürülmüştür.  Kafkasya’da yapılan kesif bir biçimde Ortodoks Ermenilerin göçürülmesidir. Tabii ki, Revan’daki ‘Eçmiyadzin Kilisesi’ başlangıçtan itibaren Çarlık Rusya’sı tarafından güçlü hale getirilmiştir. Karadeniz kıyılarından ve geniş Rus coğrafyasından göçürülen Ermeniler ile 1828 Türkmençay Antlaşmasıyla bir İslam kenti olan Revan önce Erivan’a çevrilmiş, savunması da Ruslar tarafından üstlenilmiştir. Batı Osmanlı’ya karşı nasıl ki Yunanistan’ı, Maronit Lübnan’ı daha sonra da İsrail’i yoktan var ettiyse Çarlık Rusya’sı da Ermenistan’ı Kafkasya’da yoktan var etmiştir. Laboratuvar koşullarında üretmiş olduğu yapay ulus devleti Ermenistan da Türkiye’ye karşı Doğu Anadolu’da ve Çukurova’da hak iddia ederek gittikçe artan tahrik edici saldırganlığını sürdürmeye devam etmiştir. Birinci Dünya Savaşı içerisinde doğudan saldırıya geçen Çarlık Rusyası-Ermeni cinayet şebekeleriyle Erzurum’da, Van’da Bitlis’te soykırım mertebesindeki katliamlar gerçekleştirmişlerdir. 7 Kasım 1917’de gerçekleşen Bolşevik Devrimi sonrasında Rusya’nın 1. Dünya Savaşı’ndan çekilme kararı alması üzerine, Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti ile 3 Mart 1918 tarihinde Brest-Litovsk Antlaşması imzalanmıştır. Bu antlaşma sonrası Osmanlı Devleti teşkil ettiği İslam Ordusu ile Karabağ’ı da içine alan Azerbaycan Devletini kurmuştur. Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşından yenik çıkması, Ermenistan’ı tekrardan Kafkasya’da Bolşevik Rusya’nın vekalet savaşının önemli bir figürü haline getirmiştir. TBMM Hükümeti bu saldırgan politikaya Millî Mücadelenin başında doğru bir kararla ancak dur diyebilmiş ve 1920 yılı sonbahar aylarında XV. Kolordu'nun Ermenistan'ı mağlup ederek, imzalanan Gümrü Antlaşması ile ‘Türk Nahçıvan’ Türkiye’nin himayesine alınmıştır. 1923 yılında Sovyetler Birliği içerisinde, ‘Yukarı Karabağ’ Azerbaycan’a bağlı olarak özerk bir vilayet haline getirilmiş, ancak Ermenistan ile yeni Türk devletinin Kafkasya’ya, dolayısıyla Orta Asya’ya, Türkistan’a çıkışını engellendiği gibi, aynı zamanda da çevrelenmiştir. Azerbaycan Sovyet Cumhuriyeti sınırları dışında bulunan ancak Türkiye Cumhuriyeti’nin garantörlüğündeki ‘Nahçıvan’ Azerbaycan’a bağlı özerk bir cumhuriyet olarak yapılandırılmıştır. Türkiye’nin Azerbaycan Sovyet Cumhuriyeti ile irtibatının kesilmiş olmasına karşın, her vesileyle TBMM Hükümeti Başkanı Mustafa Kemal Atatürk’ün özel çabalarıyla İran ve Ermenistan arasındaki bir koridorla Türkiye’nin irtibatı tesis edilebilmiştir. Ancak Nahçıvan ile Karabağ bölgesi arasına Rusya’nın yapay ulus devleti Ermenistan bir hançer gibi sokulma cihetine gidilmiştir. Rusya’nın önderliğindeki Sovyetler Birliği içerisinde sorunlu halklar ve sınırlar bırakılmasına özel önem verilmiştir. 

Öte yandan ayrımsal politikaların mimarı Josef Stalin, Ortaasya’da Türkistan coğrafyasını paramparça ederken, Azerbaycan sınırları içinde bulunan gerilla savaşı için son derece müsait Dağlık Karabağ Sovyetler Birliği (SB)’nin farklı bölgelerinden göçürülen Ermeni'leri bu bölgeye yerleştirmiştir. Çarlık Rusya’sının XIX yüzyılın ilk çeyreğindeki yapay ulus devlet mimarisi yüzyıl sonra Josef Stalin tarafından tekrardan yürürlüğe konulmuştur. 1828 Türkmençay ve 1829 Edirne Antlaşmaları sonrası yoğun bir göç dalgası yaşanmıştır. Bu politikalar doğrultusunda Rusya Ermenileri, Türkiye ve İran arasındaki sınırlara yerleştirerek Güney Kafkasya’daki etkisini korumayı hedeflemiştir. Güney Kafkasya’da yaşayan 1,3 milyon Ermeni’nin 1 milyon dan fazlası bu bölgeye Rusya tarafından göç ettirilmiştir. 1905-1907 yıllarında Ermeni silahlı çeteleri bölgenin Müslüman Türk ahalisine karşı ilk kez organize şekilde ve geniş çaplı saldırılarda bulunmuşlardır. Bu saldırılarda şiddet, işkence kıyım ve kırım eylemlerine başvurmuş Ermeniler bölge halkını yıpratarak yaşadıkları yerlerden kaçırtmayı amaçlamışlardır. Güney Kafkasya’nın Müslüman Türk ahalisine karşı en kanlı saldırılar 1918 yılında Bolşevik-Taşnak çeteleri tarafından yapılmıştır. Sovyet döneminde açık baskı ve şiddet söz konusu olmasa da Ermenistan yönetiminin Moskova nezdinde yaptıkları girişimler sonucunda, 1948-1953 yılları arasında 150 bin kadar Türk Müslüman Ermenistan’dan Azerbaycan’a göç ettirilmiştir. Ermenistan yönetiminin Azerbaycan karşıtı siyasî hamleleri Gorbaçov’un perestroyka ve glasnost (yeniden yapılanma ve açıklık) politikalarının ardından başlamış, 1988 sonrası Ermenistan’ın saldırgan siyaseti Türklerin Ermenistan’dan “etnik temizlenmesi (ethnic cleansing) ile sonuçlanmıştır. Rusların SB içerisindeki bu ayrımsallık politikası 90'lı yıllardan itibaren kanlı meyvelerini vermeye başlamıştır. SB’nin soğuk savaşı yitirmesiyle, Ermeniler Karabağ'ın Sovyet Azerbaycan'dan Sovyet Ermenistan'a devredilmesine ilişkin taleplerini yüksek sesle dillendirmeye başlamışlardır. İki toplum arasındaki anlaşmazlık önce bölgesel çatışmaya, 1990'lı yılların başlarında da geniş çaplı çatışmaya dönüşmüştür. Ruslara kendi savunmalarını teslim eden ve desteğini alan Ermeniler, 1991'de Hankendi'ni, 1992'de Şuşa ve Hocalı'yı işgal etmiş, daha sonra Laçın, Hocavend, Kelbecer ve Ağdere'yi de ele geçiren Ermeniler, 1993'te Ağdam'a girmiştir. Ağdam'ı, Cebrayıl, Fuzuli, Gubadlı ve Zengilan illerinin işgali izlemiştir. Bu süreçte Azerbaycan Türklerine karşı soykırım mertebesinde katliamlar yapan Ermeniler Azerbaycan topraklarının yüzde 20'si işgal etmiş ve de bir milyona yakın Azerbaycanlının da yaşadıkları bölgeleri terk etmek zorunda kalmasına neden olmuştur. Sovyetler Birliği’nin sonlarına doğru Ermenistan’ın Azerbaycan’a karşı ileri sürdüğü mesnetsiz ve dayanaksız toprak talepleri, 1989 yılındaki Dağlık Karabağ’ı kendine ilhak etmesine dair kararı, Ruslar tarafından göçürülen Dağlık Karabağ Ermenilerinin “savunma birlikleri” adı altında silahlanarak yaptıkları terör, çatışma ve saldırıları, ayrıca 20. yüzyıl boyunca Ermeni terör örgütlerinin eylemleri ve 1994 yılına kadar Azerbaycan topraklarının Ermenistan tarafından işgali ve XX. yüzyılın insanlık dışı cinayetlerinden olan Hocalı Soykırımı ve ardından Ermenistan’ın Azerbaycan ve Türkiye hakkında dünya kamuoyunu yanıltma çabaları XXI. Yüzyılın ilk çeyreğine damga vurmuştur. 

Ermenistan, Karabağ bölgesinde yedi ve Dağlık Karabağ’da beş olmak üzere toplam on iki kentteki işgalini kalıcılaştırabilmek amacıyla din bazlı propaganda olanaklarını ustaca kullanagelmiş ve günümüzde de kullanagelmektedir. Bütünüyle Karabağ sorununa barışçıl çözüm bulmasını özendirmek amacıyla 24 Mart 1992 tarihinde Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) ve yürütme konseyi olarak da Minsk Grubu oluşturulmuştur. Bu amaçla, Türkiye’nin de içinde bulunduğu 13 üyeli AGİT Minsk Grubu’nun yürütme yetkileri, Ermenistan’ın tarihsel ve geleneksel müttefikleri olan yayılmacı RF, ABD ve Fransa’ya devredilmesini de başarmıştır. Evet, kabul etmek gerekir ki, Minsk Grubu doğrudan Ermenistan yandaşlığını açık seçik ortaya koymaktadır.  Nasıl mı? Şöyle Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan, 2010-2018 arasında RF’nın 50 bin tondan fazla silah, araç, gereç ve donanım göndermiş olduğunu belirtelim. Fransa’nın Ermenistan açık desteğini görebilmek için sadece Macron’un Ermenistan’a yönelik açılım ve açıklamalarını takip etmek yeterlidir. Oysa, Papalığın kılıcı “Katolik Fransa” Ermenileri hem bölmüş hem de Birinci Dünya Savaşı sonrası bütünüyle Çukurova bölgesinde Ermenilerle oluşturdukları Ermeni-Fransız cinayet şebekeleri ile katliamlar gerçekleştirmişler ve daha sonraki yıllarda da kendi çıkarları için kullanmaktan çekinmemiştir. 1975 yılında Lübnan’da kurdurulup Türk diplomatlara karşı eylemler geliştiren ASALA terör örgütünün, Türkiye gibi bir NATO ülkesi olan Fransa’daki eylemleri dikkat çekici olmuş, bütün bu faaliyetler için Fransa hiçbir zaman sorgulanmamış ve etkisi araştırılmamıştır. Protestan ABD’ye gelince, görünen odur ki ABD, “Türk-iye ile Ermeni-stan” arasındaki ihtilafın doğup büyümesi ve Osmanlı Devleti’ne bir sorunsal oluşturmasında başat rol oynamıştır. Oysa ki, Dünyada Protestanları millet olarak gören ve ülkesinde buna göre kanun çıkaran tek devlet Osmanlı Devleti olmuştur. Ne Evanjelikler ne de ABD Protestanları tarafından bu durum bilinmez. Ancak unutmamak gerekir ki, Amerika’da bulunan anti-Türk lobilerinin en önemlisi olan Ermeniler ve bunların destekleyicileri Ermenisever Amerikalılar, bugün de zararlı çalışmalarına arttırarak devam ettirdikleri gibi bu coğrafyada kalabilmenin karşılığı olarak Ermenistan’a finansal destek sağlamaktadırlar. Hedef Birleşik Ermenistan Cumhuriyetinin sınırları içerisinde Nahcivan ve Karabağ ile Sevr Antlaşmasıyla Ermenistan’a taltif edilen altı doğu Anadolu ili ve Çukurova’yı kapsayan ‘Batı Ermenistan’ı ile Türkiye Cumhuriyetinden alınabileceği farz ve kabul edilen sözde soykırım tazminatıdır. Bunun teminatı da doğrudan ABD’ dir.  ABD Bütçesinde bile kalem olarak madde olarak yer almaktadır. ABD Ekonomi Bakanlığı bu işle görevlendirilmiştir. İşte Ermenilerin şımarıklığının sebepleri bunlardır. 

“Turpun büyüğü heybede” gelelim, sorunun büyüğüne. Dünya’da hiçbir lider, Azerbaycan’ın başarıdan faydalanma evresine girmiş harekâtını durduramazdı. Cumhurbaşkanı Aliyev 71 yıl bir arada bulunmanın nezaketi içerisinde Putin’den gelen bu çağrıyı dikkate almış ateşkesi uygulamaya başlamıştır. Ama gelinen nokta da n’olmuştur? Ermenistan silahlı kuvvetleri tarafından kullanılmasına izin verilen kısa menzilli Toshka-A ve Grad füzelerinden sonra, birinci ateşkes sırasında orta menzilli Scud-A ve B füzelerini kullanılmasına başlanılmıştır.  "Scud" NATO terminolojinde kullanılan, Batılı bir terimdir. Soğuk Savaş sırasında NATO, Batı Avrupa'daki hedefleri vurmayı amaçlayan Sovyet yapımı karadan karaya kullanılan Scud füzeleri genellikle İkinci Dünya Savaşı sonlarına doğru V-2 füzelerinin Sovyet modernizasyonu olarak tanımlanmaktadır. Rus literatüründe R-17 olarak geçen Scud -B sadece tarihteki en çoğalan balistik füze değil, aynı zamanda başkalarına göre millileştirilen daha fazla türevi olan bir füze sistemidir. 

Scud teknolojisini tüm dünyaya yayan olay 1973 İsrail-Mısır Yom Kippur Savaşı' olmuştur. Sosyalist dayanışmanın bir işareti olarak, Kuzey Kore Mısır'a birkaç pilot göndermiş, bu dayanışmanın bir sonucu olarak 1976'da Mısır birkaç Scud-B'yi Kuzey Kore'ye göndermiştir. Kuzey Koreliler 1980'lerde kendilerine özgü füzelerini inşa etmeye başlamışlardır. Bugün gördüğümüz birçok Scud varyantını yaratan büyük ölçüde bu Mısır-Kuzey Kore bağlantısıdır. Kuzey Kore yapımı Scud-B(R-17) kopyasının ismi Hwasong-5’tir. Kuzey Kore, 1980'lerde Irak'la yasaklanmış bir savaşın ortasında bunları İran'a da satmıştır. İran Bağdat'ı birkaç düzine Hwasong-5'le vurduktan sonra Iraklılar misilleme olarak kendi geliştirdikleri ‘El Hüseyin’ ve menzilini 800 km.ye kadar çıkardıkları ‘El Abbas’ kullanmıştır. 1988 yılında Irak, Tahran'a yönelik yaklaşık 500 ‘El-Hüseyin'i ateşlemiş ve 1.000 ila 2.000 sivili öldürmüştür. Bu füzeler günümüzde örneğin Yemen iç savaşında Güney Yemen’de kullanılmış, Scud-B'nin genişletilmiş menzilli Güney Yemen'e, kuzey Yemen'in başkenti Sanaa'yı vurma olanağı vermiştir. Scud kaynaklı tüm füzeler çoğunlukla terör silahlarıdır. Akilane bir yaklaşımla, bu füze sisteminin ateşkesi öneren Putin Rusyası’ndan ziyade Kuzey Kore tarafından Paşinyan’a satılmış olabileceği değerlendirilmektedir. 

İpleri kopartmamak gerekir. Anadolu’da bir tabir vardır. İp koparsa düğümlersiniz, ama o düğüm daima elinize gelir. Toplumları, milletleri de bu ip çekme işine dahil ederseniz, Yugoslavya örneğinde olduğu gibi yaraların sarılması da güç olur. Halkların incitilmesi, yıpratılması aralarında kin ve nefretin yaratılması durumunda bu durumun neredeyse telafi edilmesi, tamiri güçleştirir, yüzlerce yıl alabilir. Çünkü biliyoruz ki, rüzgâr eken, fırtına biçer. Sevgi eken, aşk; nefret eken halkların nefretini biçer.  Malum ipin iki ucu vardır. İp iki kişi tarafından tutulur ve de çekilir. İpler gerildiği zaman, eğer gerginliği azaltmaya kararlıysanız, her iki tarafta ipi kırmadan dökmeden birlikte yavaşça bırakılması gerekir. Mutlaka ve mutlaka Kafkasya’da yaşayan Ermenilerin diaspora Ermenilerinden, daha doğru bir deyimle dışarıdaki tuzu kuru Ermenilerden irtibatı kesilmelidir. Çünkü yılanın başı bunlardır, faşist Paşinyan yönetimi Eçmiadzin Ermeni Katolikosu Karekin’i daha doğrusu Kiliseyi de karşısına almıştır. Robert Kocharyan’ın önleyici tedbir olarak tutuklanması kararının kaldırılması konusunda Kiliseyle de papaz olmuştur. Hatta ve hatta 20 Nisan 2020 tarihinde Paşinyan, din adamlarının niteliklerini, faaliyetlerine ilişkin olumsuz bir değerlendirme yaparak sorgulamıştır. Hükümetin politikalarının din adamları arasında çok ciddi hayal kırıklığına neden olduğunu, çünkü Ermenistan’da ruhani yaşam eksikliğini ortaya çıkardığını iddia etmiştir. Ayrıca, “ruhani faaliyetlerde İncil’de yer alan faaliyetler yerine, siyasî entrikanın daha çok görüldüğü”nü eklemiştir. ABD ve Fransa’daki tuzu kuru Ermeniler hariç Paşinyan yönetimi herkesle kanlı bıçaklıdır. Hedef tahtasına önce eski yönetimi, Ermeni oligarkları, medya kuruluşlarını oturtmuştur. ‘1951 tarihli BM Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’ne göre insanlığa karşı işlene suçlar bağlamında savaş suçu işlemiştir. Paşinyan III. milenyumun başındaki Sırbistan ve eski Yugoslavya devlet başkanı Slobadan Miloşeviç’idir. Kısaca Paşinyan, ikinci milenyumun son yıllarında Lahey Adalet Divanında Hırvatistan, Bosna ve Kosova'da işlenen savaş suçları nedeniyle yargılanan ve 11 Mart 2006 tarihinde hücresinde ölü bulunan Slobadan Miloşeviç’idir; üçüncü milenyumun başında ise aynı yerde yargılanması gereken, Nikol Paşinyan’dır. Tabii ki, sadece Nikol Paşinyan değil, aynı zamanda Hocalı Soykırımından bu yana insanlığa karşı işlenilen tüm suçlular dünya kamuoyuna hesap verip yargılanmalıdır. Bizler de açıkça söylemek gerekirse, bütün dünyayı bu konuda bilgilendirmek durumundayız. Bilim insanları olarak bütün bu meseleleri dünya kamuoyuna bunları anlatacak bir seferberlikte öncüler olmak zorundayız. Bilim insanları bu bakımdan vebal altındadırlar. Ancak hiçbir bilim insanı toplumları, milletleri ve devletleri doğrudan hedef altına almamalı, bu tür sübjektif suçlamalardan kaçınmalıdır. Çünkü Terter olmuş, “Şanlı Terter”, Gence olmuş “Gazi Gence”, Minçever olmuş “Kahramanminçever”. Ama aslına bakarsanız, hemen hepsi geçen milenyumun birer ‘Serebrenitza’sıdır. Bütün suçlular yasalar önünde Lahey’de hesap vermelidir. Hiç kuşkunuz olmasın, eninde sonunda hesap vereceklerdir. Sevgili okurlar lütfen, kendinizi haraplamayınız, hiçbirinin kanı yerde kalmayacak, hunharca işledikleri hiçbir suç ve suçlu ahirete havale edilmeyecektir. Sizler meraklar buyurmayınız, efendim. 

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

38760002