Güncel Yazılar

            Osmanlı Türk Cihân Devleti’nin temel harcını koyan Ertuğrul Bey, hemen her yerde, hemen herkes tarafından “gâzî” sıfat ve unvânıyla anılmıştır. Artık, kalabalık bir târîhçi katında Ertuğrul Beğ’in babası olarak kabûl gören Gündüz Beğ ise, yine cümle kaynaklarda ve dahî sözlü vesîlelerde künyesine eklenen “alp” kelimesi ile yazılıp söylenmektedir. Baba oğul arasında değişiveren ve “gâzî”den “alp”a geçen bu, târîhî olduğu kadar sosyolojik ve dînî gelişmeyi, Türk târîhinin kilometre taşlarını tanırken, dikkatten uzak tutmamak lâzımdır.

            Bir kere, şunu peşinen söylemek gerek, “gâzî”nin Türk diline girişiyle, “alp” sırra kadem basmamıştır. Hem Ertuğrul Gâzî’nin, hem de Osman Gâzî’nin, hattâ Orhan Gâzî’nin yakın silâh arkadaşları, omuzdaşları arasında, sayılamayacak kadar “alp” vardır. Konur Alp, Turgud Alp, Aykut Alp, Saltuk Alp, Hasan Alp isimleri, bir çırpıda dilimizden dökülüveren eli öpülesi ecdâdımızdır ve bunların hepsi Ertuğrul, Osman ve Orhan Gâzîlerin buyrukları altında sefer eşip cenge koşmuşlardır. Yâni, gâzî ile alp bir arada, kol kola, el ele durmuşlardır. Türk’ün alplığı ile gâzîliği nasıl aynı iklîmde boy atmış ise, Türklüğü ile Müslümanlığı da aynı şekilde biri diğerine dayanıp yaslanarak hayât bulmuştur. Rahmetli Mehmet Kaplan Hoca, muhtelif yazılarında alpdan gâzîye geçişin, Türk târîhinde fevkalâde bir mevkide durduğunu söylemiş, bunun mutlakâ masaya yatırılıp incelenmesi gerektiğini ifâde etmişti.

            Cenk; savaş, muhârebe, vuruşma, elleşme gibi kelime ve tâbirlerle anlatılan, silâhlı çatışma ve dövüştür. Bu dövüşme, askerler mârifetiyle yapıldığında, kazanan tarafa zafer, kaybedene hezîmet getirir. Dünyâ’da, bu işi hakkıyla yapıp becermiş milletlere nazar ettiğimizde, Türk milletinin en ön sırada yer aldığını görüyoruz. Ordular arasında cereyân eden vuruşmalar, şimdiye kadar iki mühim sebeb yüzünden çıkmıştır. Bu sebebler millî ve dînî vasıflar taşır. Türk milleti, Müslüman oluncaya kadar, ekseriyetle millî endîşelerle cenk eylemiş idi. İslâm câmiâsına girdikten sonra ise, millî sebebi göz ardı etmeksizin, dînî hissedişleri de önüne koydu. Bu iki vasıf, çok geçmeden “alperen” başlığı altında birleşti. Türk’ün yiğitliği, cengâverliği ve mertliği, İslâm dîninin ilhâmı olan “eren”likle bir araya geldi. 

            Pîr-i Türkistân Hoca Ahmed Yesevî’nin Hakk’a kavuşmasının ardından asırlar geçmesine rağmen, onun Yesi Dergâhı’nda tutuşturduğu çerâğlar, önce Anadolu Diyârı’na, sonra da Rûmeli ile Balkan coğrafyalarına ve Avrupa’nın Tuna yalılarına, alperen Türklerin ellerinde uzatılmışsa, ortada, inkârı mümkün olmayan bir Türk Müslümanlığı vardır. Rahmetli Yahyâ Kemâl’in, ısrarla müdâfaa ettiği ve İstanbul’daki Eyüb semti ile oradaki mezârlığı misâl gösterdiği Türk Müslümanlığı, aslâ İslâma rağmen bir fikir değildi. Gâzîden alpa ve oradan da alperene konan Türk bakışı, Ötüken ile Haremeyn-i Şerîfeyn’i, yâni Mekke ve Medîne’yi aynı seviyede görmüştür. Bu bakış, aynı zamânda gök gözlü Bozkurt ile Mescid-i Nebevî’nin yeşil kubbesini, bir başka deyişle Kubbe-i Hadrâ’yı aynı göz bebeğine koymayı da başarmıştır. Yahyâ Kemâl’in, Eyüb sırtlarında ve Ebû Eyyûb el-Ensârî Külliyesi’nde gördüğünü söylediği Türk Müslümanlığı budur. 

            Kim ne derse desin, biz Türk soyu olarak hem alpız, hem gâzîyiz. Daha da ötesi, biz alpereniz..

 

 

 

 

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

38760025