8 Ağustos 2022

Bir dil için en iyi durum, yazıldığı gibi okunması ve okunduğu gibi yazılmasıdır.

Peki, Türkçemiz için durum böyle midir?  Avrupa dillerinden giren kelimelerde pek güçlük yoktur ama, bin yıldır kullandığımız kelimelerin doğru söylenişi için zorluklar vardır. Yüksek öğrenim mezunlarından bâzılarının bile, ‘dünyâ’ kelimesindeki ikinci heceyi ‘dünya’ diye kısa söylemesi, ‘inşâ’ sözünü ‘inşa’ diye telâffuz etmesi çokça görülmektedir.

‘Şahit’ yazarsınız, ‘şâhit’ diye okursunuz; çünkü doğru telâffuz öyledir (‘şâhid sözü, dilimizde ‘şâhit’ olarak söylenmektedir). ‘Şehîd’ kelimesini, ‘şehit’ diye yazmak zorunda kalırsınız. ‘Macera’ diye yazarsınız, ‘mâcerâ’ diye okursunuz; yâni, iş duyuma kalır.

‘İkamet’ diye yazmak zorunda olduğunuz (çünkü, imlâ kaidelerini kuranlar, öyle buyurmuştur) ‘ikaamet’ kelimesini, ‘^’ işâreti, hem uzatma, hem de inceltme için kullanıldığından, birçoğu, daha çok yeni yetmeler k harfini incelterek ‘ikâmet’ diye söyler. Bu kelimenin sonuna -gâh eklenince, pek çok kişi ‘ikaametgâh’ kelimesini ‘ikâmetgâh’ diye, k harfini incelterek söyler. Siz, ‘ikaametgâh’ diye doğru telâffuz ettiğinizde, k harfini kalın söylediğiniz için, birçoğunun gözünde ‘kaba’ telâffuzlu olursunuz.

Geçmişte devletin en yüksek noktasına gelmiş akademik ünvanlı bir zâtın ağzında ‘meclis’ kelimesi ‘meclîs’ olabiliyor. Televizyon kanallarında sıkça gördüğümüz, sözlerini, aşırı el-kol işâretleriyle güçlendiren prof ünvanlı zâtın, ‘tarîkat’ kelimesini ‘târikat’ diye söylemesi, ‘imlâ kuralları’nı yazanların gayr-i makbûl gayretlerinin neticesidir.

Öyle görünüyor ki, bu sakat imlâ dayatmasının altında, Arapça ve Farsçadan girmiş olup bin yıldır benimseyerek kullandığımız, artık ‘bizim’ öz malımız, kültürümüzün ayrılmaz parçası olmuş kelimelerin ‘doğru söylenişini önlemek’ hin oğlu hinliği yatmaktadır; tabiî, ‘çağdaşlık’, ‘ilericilik’ adına dilimize böyle kasdedilmektedir. Bu, yürürlükteki ‘imlâ klavuzu’nu yazmış olanların, Arapça ve

Farsça’ya karşı özel bir antipatisi olduğu anlaşılıyor. Avrupa’lı aydın, bildiği Latince ve eski Yunanca dilleriyle iftihâr eder, bu dillere olan âşinâlığından dolayı öğünç duyar; çünkü bu diller, onun kültürünün mayasındaki temel

unsurlardır. Târihimizi, geçmişimizi inkâr edemeyeceğinize göre, (kara kuvvetlerimizin, Milâttan Önce, Mete Han tarafından kurulduğunu, ordumuzun

2000 yıldan fazla geçmişi olduğunu öğünerek belirttiğimize göre), yirmi yüzyıldan fazla zaman içinde dilimizin asıl unsuru olmuş kelimelere, şu veya bu dilden gelmiş diye düşman olmamız gerekmez; ‘su’ kelimesinin Çin dilinden geldiği belirtiliyor: ‘doğudan gelmiş’ diye atalım m? ‘water’ dersek çağdaş mı olacağız?

Âzerbaycan’daki kardeşlerimiz, daha akıllıca davrandılar, lehçelerine uygun şekilde harfler aldılar. Sözgelimi, ‘açık e’ ve ‘kapalı e’ var alfabelerinde.

Kırımlılar, ‘kalın k’ için ‘q’ harfini benimsediler. Bizde, bu iş o kadar üstünkörü yapılmış ki, klasik Türkçe’de ‘gice’ şeklinde yazılan kelimedeki ‘g’ harfinden sonraki harf için ‘kapalı e’ almak bile düşünülmemiş.

Dil, bir millet için en değerli varlıkların başında gelir ve dilin fonetik olması, gelişmişliği, üstün seviyeyi gösterir. Türkiye Türkçesi’nin bu sakat imlâ kaidelerinden kurtarılmasının zamanı çoktaaaan gelmiştir.

Not:

Bu yazı, ‘düşünmekten korkmayanlar’ için yazılmıştır.

Slogan tekrarlayıp düşündüğünü sananlar, okumasa da olur.

15.11.2020

Yazar Hakkında:

Mehmet MAKSUDOĞLU

Mehmet MAKSUDOĞLU

Mehmet Maksudoğlu, Eskişehir’de Kırım kökenli bir âile içinde doğdu. İnkılâp İlkokulunu, Eskişehir  Lisesini ve Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesini bitirdi. İzmir İmam-Hatîp Lisesi’nde Meslek Dersleri Öğretmeni olarak Arapça, Farsça, İngilizce ve Hadîs öğretti. Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nde İslâm Târihi Asistanı oldu. Tunus’ta doktora tezi ile ilgili malzeme topladı, dilbilgisini bildiği Arapça'nın pratiğini yapmak imkânını buldu. Dördüncü sınıfına kabûl edildiği Burgiba Yaşayan Diller Enstitüsü Arapça Bölümü’nü bitirdi. Türkiye’ye dönüp İstanbul, Başbakanlık Osmanlı Arşivinde belge inceledi. "Tunus’ta Osmanlı Hâkimiyeti" konulu doktorasını verdi. İngiltere’de, University of Cambridge’de Faculty of Oriental Studies’de Türkçe öğretti, orientalistlerin nasıl yetiştirildiklerini gördü. Türkiye’ye dönüp Diyânet İşleri Başkanlığına bağlı olarak İzmit, Ankara ve İstanbul’da vâizlik yaptı. Marmara Üniversitesi'nde 1983 yılında Yardımcı Doçent, 1986 da Doçent ve 1995 yılında Profesör oldu. İzinli olarak gittiği Malezyadaki International Islamic Universty’de 4 yıl (1991-95) Târih ve Medeniyet Bölümü başkanlığı yaptı, Osmanlı Târihi öğretti. Orada iken yazdığı Osmanlı History adı geçen üniversite tarafından bastırılıp (1999) textbook olarak kullanıldı. Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nde bir yıl daha öğretim üyeliği yaptıktan sonra Eskişehir Osmangazi Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi kurucu dekanı olarak Eskişehire gitti. 2004-2005 öğretim yılında izinli olarak gittiği Kazakistan’ın Türkistan Beldesindeki Hoca Ahmed Yesevî Milletlerarası Türk-Kazak Üniversitesinde, Hollanda Rotterdam Milletlerarası İslâm Üniversitesinde bir dönem öğretim üyeliği yaptı.

Yazarın diğer makalelerinden: