30 Temmuz 2021

“Ön yargı” başlıklı yazımı okuyan bazı dostlar, Alevi ve Sünnilerin birbirlerine karşı ön yargılarını konu edinen bir yazı yazmamı istediler… 

Bu ülkede; mezhepleri farklı diye insanlar katledildi, insanlar yakıldı, kapılarına işaretler kondu, şehitlerimiz bile mezheplerine göre ayrıştırıldı… Birbirlerini seven gençlerimizi aynı mezhepten değil diye ayırdık… İzin vermememize rağmen evlenen yavrularımızı katletmekte sakınca görmedik…    Hep ön yargılarımız yüzünden oldu bunlar… 

Ancak konu çok netameli… Bu konuda kalem oynatmak, mayınlı sahada top oynamaya benzer… Hele düşüncelerinizi sansürsüz dillendirirseniz, bazı çevrelerce tekfir ile suçlanmanız işten bile değil…

Ama yazacağım… 

Evet, karşılıklı ön yargı var ama dereceleri ve dayanakları çok farklı. Alevilerin ön yargılarının arka planında, yüzyıllardır gördükleri baskı ve zulüm var. Yani ön yargıları dayanaktan yoksun değil… Ama biz Sünnilerin ön yargısının temelinde “tanımamak”, “bilmemek”, “uzak olmak” ve biraz da “kendini devletin sahibi olarak görmek” var…  İki tarafın önyargısını bileyen de dini önderler… Bir tarafta, “Alevilerin katli vaciptir” diye fetva veren Ebussud gibi Şeyhülislamlar ve bu fetvaları bugün bile üstü kapalı da olsa dillendiren hocalar… Diğer tarafta her Sünni’yi “Yezid” olarak gören, gösteren dedeler… 

Aleviler Türkçe söyleyerek, Türkçe okuyarak ve Türk'çe yaşayarak, Türklüğün ve Türkçenin bugünlere erişmesini sağlayan bu vatanın öz evlatlarıdır. Buna rağmen, 1517’den sonra, Türkiye’de Alevileri dışlayan, onları ikinci sınıf – hatta sınıf dışı- vatandaş gören bir yönetim anlayışı hâkim olmuştur… Ta ki Cumhuriyetin ilanına, hatta laikliğin kabul edildiği 1937 yılına kadar… 

Ama her ne kadar laikliği kabul etsek de, realitede Türkiye Cumhuriyeti Sünni İslam bir din anlayışı üzerine tesis edilmiştir… Bunu Diyanet İşleri Başkanlığının teşkilat yapısında görüyoruz, mübadelede sırasında Hristiyan Türkleri dışlayan anlayışta görüyoruz, tarih ders kitaplarında görüyoruz… Siyasilerin, bürokratların yaklaşımlarında görürüz…

Tarih ders kitaplarında; yoksulluğa, kendilerini kâfir gören yöneticilere, yapılan zulme isyan eden Kızılbaş Türkmen’ler “Celali Eşkiyası” olarak nitelendirilirken, Türkmen kellelerini açtığı kuyulara dolduran Kuyucu Murat Paşa gibi zalimler kahraman gösterilmekte, şiirlerini Farsça yazan Yavuz “Türk Hakanı”, buna karşılık şiirlerini Hatayi mahlasıyla ve Türkçe yazan Türk Oğlu Türk Şah İsmail “İranlı Şah” olarak tanıtılmaktadır… Ki benzeri yanlış yargılar üzerine makaleler, hatta kitaplar yazılabilir…

Ne yazık ki, Alevilere ön yargı ile yaklaşan ifadeler yalnızca ders kitapları ile sınırlı değildir. Edebiyatımızın zirve isimlerinde bile bu ön yargının örneklerini görmekteyiz.  Mesela yazarlığı kadar, idealizmine de hayran olduğum Ömer Seyfettin’in Harem hikâyesinde geçen Alevilikle ilgili ifadeleri, bırakın buraya almak, kendi kendime okurken bile arlanırım… Reşat Nuri Güntekin’in “Balıkesir Muhasebecisi-Tanrı Dağı Ziyafeti’, Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Toraman, Haldun Taner’in “Şişhane’ye Yağmur Yağıyordu”. Alevilere en ağır hakaretler içeren kitaplardan bir kaçı.  Musahipzade Celal’in devlet ve şehir tiyatrolarında 1970’li yılların sonuna kadar sahnelenen “Mum Söndü” isimli oyunu isminden de anlaşılacağı üzere Alevileri aşağılayan bir eser… İstiklal Marşımızın yazarı büyük şair Mehmet Akif’in Safahat’inde yer alan bazı beyitler de… Görüldüğü gibi herkes nasibini almış Aleviliğe yönelik ön yargıdan… Türkçü Ömer Seyfettin de, solcu Haldun Taner de, İslamcı Mehmet Akif de, Kemalist Reşat Nuri de… Türkiye’nin her görüşten seçkin aydınları Alevilere kin kusarken, din adamları “kâfirlikle” suçlarken;  sokaktaki adamın Alevilere karşı ön yargılı olmasını çok görmemek gerek…

Bir de,  siyasiler ve bazı din adamları başta olmak üzere, Alevileri kendilerine göre tanımlamak isteyen Sünni seçkinlerin sık sık seslendirdiği “Aliyi sevmek Alevilikse ben de Aleviyim” sözü yok mu? Anlayışsızlığın, çarpıtmanın zirvesi olan bu cümleyi duyunca, gülsem mi kızsam mı bilemem…  Nasıl İsa’yı sevmek, İsevilik, Musa’yı sevmek Musevilik değilse Ali’yi sevmek de Alevilik değildir… Böyle bir Alevi tanımı olmaz… 

Karşımızdakileri kendi anlayışımıza göre tanımlamaktan o kadar çok hoşlanıyoruz ki… Kendi Sünni İslam anlayışımızın kabul edebileceği hudutlar içine hapsetmek istiyoruz Aleviliği… Karşı düşünceye saygı, onun kendini tanımladığı gibi kabul etmekle başlar… Karşınızdakini kendi görmek istediğiniz gibi tanımlamaya kalktığınız anda hoşgörü de, anlayış da ortadan kalkar… 

Böyle olunca da bir yandan Alevi çalıştayları yaparken, diğer tarafta tamamen Alevilerin yaşadığı ve herhangi bir talep olmayan köylere cami yaparsınız; Bir tarafta dini hoşgörüden bahsederken, diğer tarafta Alevi çocukları istekleri dışında İmam Hatip okullarına kayıt olmaya zorlarsınız… 

Örnekler çoğaltılabilir ama gerek yok…

Eğer bu ülkede “mezhepsel önyargı”nın ortadan kalkmasını istiyorsak;

Karşımızdakini kendi inancımız doğrultusunda tanımlamaktan vazgeçip, kendini nasıl tanımlarsa öyle kabul edeceğiz…

Tarihle yüzleşeceğiz… Tarihe mezhep taassubu ile bakmayacağız… 

Laikliği bütün kurallarıyla işleteceğiz…

Devleti inançlar arasında taraf olmaktan çıkaracağız…

Ayrılıklardan ziyade bir olduğumuz yönler üzerinden birbirimize yaklaşacağız…

Yunus’un dediği gibi, yaratılanı seveceğiz yaratandan ötürü…

İster Alevi Âşık Veysel’in sesine kulak vereceğiz;

“Yezit nedir ne Kızılbaş?

Değil miyiz hep bir kardaş

Bizi yakar bizim ataş

Söndürmektir tek çaresi”

……

“Şu âlemi yaratan bir

Odur külli şeye kadir

Alevi Sünnilik nedir

Menfaattir varvarası”

İster Sünni Yıldırım Gençosmanoğlu’nu dinleyeceğiz;

Dedemiz bir, torunlarız,

Dün, bugün ve yarınlarız

Yüceleriz, derinleriz...

Yunus Emre, Hacı Bektaş

Alevî, Sünnî, Kızılbaş!

Oğuz'un yirmi dört boyu,

Yüce Türk'ün şanlı soyu,

Dede, baba, amca, dayı,

Bibi, teyze, bacı, kardaş..

Alevî, Sünnî, Kızılbaş!

Bu kategorideki Makalelerden