5 Aralık 2021

Bu yazıyı yazmama geçenlerde yaşadığım bir olay sebep oldu. Önünden geçtiğim ayakkabı mağazasının kapısında uzun bir kuyruk oluşmuştu. Merak ettim. Yol kenarına konulmuş olan bir tabureye oturdum. Bu mağazanın hemen bitişiğinde de çeşitli ayakkabı satan mağazalar vardı ama buralara girip çıkanlar seyrekti. Bu duruma önce hiçbir anlam veremedim. Çeşitli ihtimalleri düşündüm. Acaba büyük bir indirim veya müşteriler arasında çekiliş gibi bir şeyler mi vardı? O sırada tanıdık biri yanıma geldi. Onunla hoş beş ettikten sonra kuyruğun sebebini ona sordum. Yüzüme hayretle baktı, gülümsedi. Sonra; galiba mağazanın kapısında ne yazdığına dikkat etmedin. Gördüğün gibi ünlü bir markanın ayakkabılarını satıyor, insanlar bundan dolayı kuyrukta, dedi…

Marka ve markacılık farklı şeyler. Birinde orijinal anlamda yapanın, üretenin imzası, diğerinde başkalarının. Marka sahibi o markayı üretene, her anlamda kendi imzasını atana aittir. Markacılık ise başkalarının ürettiklerini kullanmak, hatta bu özel markaları kullanmakla asıl marka sahibinden daha fazla övünmek. Bu durum sadece eşyaya, nesnelere verilenlerle açıklanamaz. Markacılık özellikle üretmediği, anlamadığı düşünce ve fikirlerin peşinden gitme şeklinde de toplumun hayatına yansımaktadır. Toplumu kültürel fakirliğe, üretim tembelliğine sürükleyen, belirsizliğe ve gerginliğe iten de bu tip bir Markacılık anlayışıdır. İster bireyin isterse toplumun hayatında yer almış olsun bu durum yetersizlik, güvensizlik duygusunun bir yansımasıdır. Başkalarına ait olanı sahiplenmekle onu kendisinin sanarak, o nesne veya düşüncelerle çevresine hava atma zavallılığıdır. 

Bir yazar (Dubravka) “Marka, insan kimliğine eşdeğer” diyor Yani insan üretemediğinde peşine düştüğü, taklit ettiği, kendisinin sandığı kimliğe, dense dense sahte kimlik denir. Daha da ileriye gidildiğinde bu duruma “kimliksizlik” bile denebilir. Olduğu gibi olan değil olmadığı durumu gösteren insanlar, bu tür bir kimliğin adamıdırlar. Bu anlayışta olan insanların çok sayıda bulunduğu toplumlar da ancak markacı bir toplum olarak adlandırılabilir. Dolayısıyla bu şekilde aktarılmış kimliğin rağbet bulduğu toplumlar aynı zamanda sahte bir markacılığı kendilerine yaşama biçimlerinin bir şekli olarak seçerler.

Birey ve toplumun hayat tarzında markacılığı ya içinde olarak ya da etrafımızda gözlemleyerek fark edebiliriz. Bu durum önce nesne ve eşyalarda kendini gösterir. Mesela çocuk okula gider babasından markalı giysi, markalı telefon ister. Çünkü bazı arkadaş çevresinde bu markalı nesnelerin kullanıldığını görmektedir. Kimlerin ürettiğini, yaptığını bilmez ama markayı iyi bilir. Baba ya da anne işinde, çevresinde hava atmak adına akıllı evini falan markalarla döşettiğini sitayişle anlatır. Delikanlı veya genç kız aslı olsa da olmasa da giden yaz tatillerini bilmem ne adalarında geçirdiklerini, hatta geçenlerde de filan markalı son model bir araba aldıklarını ballandıra ballandıra anlatırlar. Bu örnekler daha da çoğaltılabilir. Yani markacı bir toplumun bireyleri asıl kimliklerini reklam ettikleri markaları kullanmakla özdeşleştirme yarışında görebilirler. 

Hadi diyelim ki “eşya” veya “nesne” de “markacı” olmak ve bunu savunmak insan özüne fazla bir zarar vermez. Ancak böyle bir yaşamayı seçmenin insanların ve toplumların kişiliğini, sosyal ve kültürel yapısını etkilemediği söylenemez. İşte sorun da burada başlar. Nesnede, eşyada markacılık ile durumu kapatmaya çalışanlar bilimin, sanatın kültürün de markacılığını yapmaya kalktıklarında çok tuhaf bir kimlik, ya da kimliksizlik ortaya çıkar. Yahut kimliğini markacılık sanan bir toplum… Marka alışkanlığı artık her alana yayılır. Üretme, araştırma yerine daha çok “beklentiler” hayata hâkim olmaya başlar. Mesela toplum için gerekli teknolojilere, makinalara, savunma silahlarına mı ihtiyaç var? Fabrika kurmaya, araştırmaya, makinalar üretmeye gerek yoktur markacılar için. Öyle ya daha ucuza, belki daha sağlam ve en kısa zamanda bunlara sahip olmak mümkün. Ne gerek var yeni araştırmalar, yeni fabrikalar kurmaya! Başkaları üretir biz de hazır konarız üstüne… Böyle düşünen zihniyetlerin bu toplumu nereye getirdiğini yaşayarak görüyoruz. 

Kültürde, kültürel değerlerde, düşünce üretmede markacılık; marka Müslümanlarını, marka milliyetçilerini, marka ideologlarını, marka bilmem nelerini doğurmuştur. Çoğu defa içleri doldurulmadan bunlar slogan haline getirilme düzeyinde bırakılmış. İçlerinin doldurulması için gösterilen ufak çabalar ya anlaşılmamış ya da yok sayılmış. Yeri ve zamanı geldiğinde bunlardan her anlamda faydalanma söz konusu olmuş. Markacılarda bu kavramlardan herhangi birine sahip olduğunu söyleyerek yararlanma yoluna gitme daha çok tercih edilir olmuştur. “İşine geldiği gibi anlam yükleme” de bu markacı zihniyetlerin düşüncelerinde, yaşama tarzlarında yer almıştır.

Düşünmede, düşüncede, fikirde Markacılık anlayışı içerisinde olanlar Doğuya mı dönelim Batıya mı? yanlışından bir türlü kurtulamıyor. Asırlardır bu yanlış devam ettiriliyor. Yönünüzü nereye dönerseniz dönün. Bir markanın peşinden giderek marka üretemezsiniz. Mesele yönler ve yanlar meselesi değildir. Bu markacılık sevdası fikir alanında ise yönlerle, falan filan devletleri marka gibi görerek hiç olmaz. İçinden çıkmış, aydın olma kabiliyetini gösterip bu şansı yakalamış insanların kendi markalarını üretmeleri lazım. Bilimsel akıl, insanlığı kucaklayan sanat ilkelerine ideoloji bağnazlıklarını, cehaleti, ön yargıları pranga yapmadan düşüncede marka olunabilir.       

Sloganların düşünce ve fikirleri sınırladığı ve kısıtladığı gibi bir toplumun “marka” peşinde koşması da o toplumun gelişimi ve değişimini etkiler. Bunun için markalar peşinde koşma sevdasından vaz geçmek gerekir. Bilimde, sanatta, kültürde orijinali üretemeyenler, bunların asıl sahibi olamayanlar giyside, arabada, eşyada, nesnede marka ile durumu kapatmaya çalışarak bir yere varamazlar. Yön aramaktan usanmayıp bir türlü kendilerine dönemeyenler sadece kendilerini aldatmış olurlar. Bu konuda birçok örnek verilebilir.

Elbette bilim, sanat bir coğrafyadan, bir yerlerden doğar, sonra bütün insanlığa yayılır. Yani bunların da çıkış noktaları, her birinin ayrı özelliği ve güzelliği vardır. Bu hususa dikkat etmek gerekir. Mesela Türkülerin şarkıların modasının çoktan geçtiğini artık sadece yabancı müzikten başka bir şey dinlemediğini övgüyle anlatanları ağzı açık ayran budalaları gibi dinleyenler de ayrı türden markacılar olarak karşımıza çıkarlar. Meseleyi sorup sorgulamazlar.

Şiir yazmaya heveslenip de beceremeyenlerin başkalarının şiirinin altına imza atarak nasıl önemli bir şair olduklarını vb. gösterme davranışlarındaki zavallılık kültürel markacıların işidir. İntihal yapmakta öyle. Öğrencisinin tezine imza atıp yurt dışında bildiri olarak sunmak da aynı kategoriye girer.

Olaylara, fikirlere bakışta ve değerlendirişte Markacılık toplum yapısında farklı sorunları oluşturur, bu sorunlar farklı gerginliklere sebep olur. Bu sorunların başında da makam, unvan markacılığı, kişileri tabulaştırma, tabu markacılığı gelir. 

Batılılaşma, Doğululaşma vb. Yönünü ve yolunu belirleyememe markacılığının, yönümüzü hangi tarafa dönsek kofluğunun asırlardır bir şey kazandırmadığını fark etmesi gerekir. Markalar üzerinden pazarcılık yapanlar, yaşama tarzı belirleyenler değil, kendi markalarını üretenler, değerleri yaşayanlar ve yaşatanlar önemlidir. Doğu, Batı gibi yönlere değil akıl, bilim, adalet, özgürlük gibi yollara dönülmediği sürece daha çok patinaj yapılacaktır. Hani işimize gelince “ilim Çin’de de olsa alınız” nutukları atmaktan geri durmuyoruz ama nedense bu sözün künhüne de bir türlü vakıf olamıyoruz.

Yukarıda bahsetmiş olduğum markacılığın birçok sebebi vardır. Bunlardan bazıları açıklamaya ihtiyaç duymayacak şekilde şöyle sıralanabilir: Yetersizlik, gösteriş, kişiliğinde eksik gördüğünü markalarla kapatmaya çalışma psikolojisi. Gösterinin, unvanın cazibesinin bir başka yüzü de markalarla hava atma doyumsuzluğudur. Toplumsal yapı içerisinde geri kalmışlık duygusunu kırmak için falan gibi, filan gibi olma ve özentisi içerisinde olma. Psikolojik Savunma mekanizmalarına dayanak bulmaya çalışmak da markacılığın nedenleri arasında sayılabilir.

Bireysellikten çıkarak toplumsal bir sorun haline gelen markacılıktan kurtulmak mümkündür elbette. Bunun için öncelikle eğitimin, dolayısıyla eğitim verilen insanların zihinlerinin netleşmesi, aydınlık ve anlaşılır olması gerekir. Hamasilikten, hayalden, içi doldurulmamış kavram ve söylemlerden uzaklaşıp hakikatler acılarıyla da olsa kabul edilmesi gerekir.

Boşluğa ve kofluğa değil akla, bilgiye, bilime, hukuka, adalete dayalı bir güvenin toplum hayatında inşa edilmesi de önemlidir. Kendine güvenen birey, kendine güvenen toplum; kendine güvenerek kendi markasını oluşturur. İkide bir yön aramaz hep kendine döner, kendinde arar ve bulur. Böylelikle her alanda üretim gerçekleştirilerek, fikrinin de teknolojisinin de üzerine kendi markasını vurma hazzını yaşar ve bu hakkı elde eder. Ülkenin kalkınmasını, bütünlüğünü, politize ayrılıkların birleşmesini düşünmek elbette önemlidir. Bunun için zihinlerin güncel ve suni söylemlerle işgal edilmemesi de şarttır. Ayrıca çok kısa vadedeki yararlara aldanıp uzun vadeli ve kalıcı olacakları dikkate almamak da önemlidir. Yani balık verenlere değil balık tutmasını öğretenlere kulak verildiğinde başkalarının markaları ile övünen değil kendi markasının sahibi bir toplum haline gelinecektir. 

Zamanımızda sadece tüketilen malların markaları değil maalesef tüketilen değerler de birer marka gibi inadına kullanılıyor. Eşyada olduğu gibi değerlerde de üretemediğinin peşinden gittiğini söyleyen birey ve toplumlar ‘marka’ olamadıkları, marka üretemedikleri için olsa olsa ancak markacı olabilmektedirler. İlk fırsat bulunduğunda da eskimiş ve kirlenmiş bir paçavra gibi güya kimseciklere fark ettirilmeden çöpe atılmaya hazırlanıyor. Aslında inanç, hukuk, adalet, özgürlük gibi her birinin marka değil ‘değer’ olduğu toplum algısından çıkarıldığından beri bunlar her türlü çıkarların artırılması uğruna payanda olarak kullanılmaktadır. Sonuç marka inançlılar, adaletçiler, özgürlükçüler ortalığı kaplamakta. Hatta daha da ileri gidildiğinde hayatın içinde önemsenen, zengin anlamlar yüklenen kelime ve kavramlar da olur olmaz yerde, sıkça kullanılarak duygusal ve zihinsel sömürü inadına sürdürülmektedir.

Bir toplumda Markacılık bireylerin davranışlarında, belki de seçiciliğinde daha çok dikkat çeker. Benzer bireylerden oluşan toplumlarda ise bir yaşama biçimi olarak gözlenir. Daha çok “kendi” olamayan, “kendi üretmeyen” bireylerin ve toplumların peşinden sürüklendiği bu anlayışın insanlarından hiçbir alanda orijinal düşünce de üretim de olmaz. Yaşama biçimlerinde, kültürde, güncel veya daha farklı sorunları değerlendirişte somut gerçeklikler de ortaya konulamaz. “Beklenti” bu işaret ettiğim yapıya sahip birey ve toplumların olmazsa olmazları arasından bir türlü çıkmaz. Birilerinin yeni bir şey icat etmesi beklenir, karşılaşılan sorunları birinin çözmesi beklenir, velhasıl ülkeyi birisinin kurtarması beklenir. Elbette böyle bir anlayışın birçok nedenlerinden bahsedilebilir. Konu kitaplık çapında ele alınabilir. Ancak bu yazıda konu kısaca değerlendirilmeye çalışılmıştır. Kısaca Marka sahibi olmaktan ziyade markaları kullanmakla övünen bir toplum hiçbir zaman kendisi olamayacaktır.

Bu kategorideki Makalelerden