27 Temmuz 2021

Ferîdüddîn Attâr, “Mantıku’t-tayr” adlı alegorik mesnevîsi ile Dünyâ klâsikleri arasına girmiş bir büyük kalem ehlidir. Büyük Selçuklu Türk Cihân Devleti’nin ilk pâyitahtı olan Nîşâpûr’da yaşayan ve orada Hakk’a yürüyen Attâr, daha başka kıymetli eserlere de imzâ atmıştır, ama onun alâmet-i fârikası hep “Mantıku’t-tayr” olmuştur. Mantıku’t-tayr’ın Türkçesi, “Kuş Dili / Kuş Mantığı”dır. Bu şâheser manzûm hikâyede, muhtelif kuşların bir araya gelerek Kuş Pâdişâhı Sîmurg’u aramaları anlatılır. Kur’ân’da zikredilen ve Hazret-i Süleymân’ın yanından hiç ayrılmayan haber taşıyıcı Hüdhüd, Mantıku’t-tayr’ın da ismi en çok anılan kuşudur. Kuşların düşüncelerini, onların dilinden anlatan ve en kıdemli fabllardan biri olan bu hârikulâde eser, Farsça yazılmıştır. Nîşâpûr’da, Belh’den Konya’ya hicret eden Mevlânâ’yı, daha çocukluk çağında görüp, göç kervânını şehrinde misâfir eden Attâr, 1221’de vefât etmiş ve o kutlu şehire, yâni Nîşâpûr’a gömülmüştür. Bir başka Dünyâ markası Ömer Hayyâm da Nîşâpûrludur ve o da Nîşâpûr’da yatmaktadır.

Bugün İran’ın sınırları içinde kalan Nîşâpûr, köklü târîhinde pek çok uluğ Türk ağırlamış, bağrına basmıştır. Selçuklu Türk Cihân Devleti’nin ilk hükümdârı Sultan Tuğrul Beğ, bu uluğ Türklerin başında gelir. Tuğrul Beğ, uluğ atası Dokak Beğ’in omzundan hiç indirmediği demir yayı alarak girdiği Nîşâpûr’da, Cihân’ı avuçlarında tuttuğunu, bilen, bilmeyen herkese gösteriyordu. Bugün bile, Yeryüzü’nün en zengin Fîrûze yatağına sâhip olan Nîşâpûr, Türk’ün ulaştığı her yere bu rengi eriştirmiştir.

Fîrûze, Türk mâvisi demektir ve Batı dillerinde “Turquoise / Turkuaz / Türkuvaz” şeklinde ifâde edilmektedir. Şunu demek isteriz ki, Mantıku’t-tayr’ın sesi kuş dili, rengi de Türk mâvisidir. Bunu böyle bilen Gülşehrî, adı gibi gül kokan kalemini Mantıku’t-tayr’a daldırmış ve bu mesâîden Türkçe Mantıku’t-tayr’ı çıkarmış. 1317 yılında Kırşehir’de vefât eden Gülşehrî, Attâr’dan tam bir asır sonra, Mantıku’t-tayr’ı Anadolu Türklüğü ile tanıştırmış. Gülşehrî, Attâr’ın eserini kelime kelime tercüme etmek yerine, onun izini sürerek yepyeni bir Mantıku’t-tayr yazmıştır. 

Bülbülden kekliğe, baykuşdan sülüne varıncaya kadar hemen her çeşit kuş, Hüdhüd’ün kılavuzluğu ile Kâf Dağı’nın ardında yaşamakta olan Kuş Pâdişâhı Sîmurg’u aramaya, bulmaya çalışırlar. Bu çetin ve zahmetli yolculuk esnâsında epeyi zâyiât veren kuş kaafilesi, sayıları hayli azalmış olarak Kâf Dağı’na varırlar ve Sîmurg’un sarayına girerler. Saray’a erişen kuşların önünde, yine Hüdhüd vardır. Hüdhüd ve kuş yoldaşları, bunca zahmete ve sıkıntıya katlanarak geldikleri Kuş Pâdişâhı’nın sarayında, kimseyi bulamazlar. Ortada Sîmurg ve ona benzer bir Kuş Pâdişâhı yoktur. Hüdhüd, saraydaki aynaya bakar ve kendisini görür. O vakit anlar ki, her kuş kendisinin pâdişâhıdır, sîmurgudur. Gülşehrî’ye göre; Hüdhüd aklı, ona yoldaş olan kuşlar halkı, Sîmurg da Hakk’ı temsîl eder. Kuş Sarayı’nda Kuş Pâdişâhı Sîmurg’un olmayışı, cilâlı aynalarda görünmeyen kerâmet ehlini hatırlatır. Nitekim, Türk dîvân şiirinin bülbüllerinden Neşâtî, Gülşehrî’ye hak verdiren şu beyiti terennüm edecektir:

“O kadar ref’-i taayyün etdik ki Neşâtî

Âyîne-i pür-tâb-ı mücellâda nihânız”[1]

 

 

[1] “Ey Neşâtî! Allâh’ın kudretini anlayıp keşfetmede o kadar ilerledik, yukarılara çıktık ki, / En cilâlı aynalarda bile görünmez olduk.”

Bu yazarın diğer makaleleri

Bu kategorideki Makalelerden