17 Ağustos 2022

Eli kalem tutan ve dili söz dizen ecdâdın sık kullandığı kelimelerden biri “izâfî” idi. Fransızca “relatif” de, “rölatif” telâffuzuyla Türkçede yer buldu. Hem izâfî, hem de rölatif, “geçerliliği şartlara tâbi olan; varlığı veyâ tasavvuru, bir başka şeyin varlığına bağlı bulunan” demek. Bu târife uyan nice mefhûm arasında, zamânın bir başka duruşu var. İzâfî ilhâmlar vermede en ön safda yer alan zamân, onu yaşayıp idrâk eden kişinin rûhî vaziyetine ve iç ürperişlerine göre farklılıklar gösteriyor. Bunun öyle olduğu o kadar açık ve seçik bir husûsdur ki, ayrıca sebeb aramaya hâcet yoktur. Zamâna ad verdiren şeyler, bizim hissedişlerimizdir.

Allâh, her çeşit âfetten ve felâketten hepimizi muhâfaza buyursun, bir zelzele ânında hesâb edilen sâniyeler, o ânı âfet mahallinde idrâk eden insanlara, bırakın saat ve dakîkayı, asır hükmünde görünür. Bizi kanat takıp uçuracak sevinçli vakitlerimiz ise, tam aksine çabucak geçip gider. O sırada yaşanan yıl uzunluğundaki zamân bölümü, bize dakîka ve sâniye mikdârı gelir. Bu zamân ölçüsü farklılığının temelinde insanın yaradılış özü ve dahî hikâyesi var. Yüce kitâbımız Kur’ân’da, Nâzi’ât Sûresi’nin 46. âyeti, insan nazarında zamânın ne mânâya geldiğini şöyle ifâde buyuruyor:

“Kıyâmet gününü gördüklerinde (Dünyâ’da) sâdece bir akşam vakti veyâ kuşluk zamânı  kadar kaldıklarını sanırlar.”[1]

Burada bahsi geçen zamân, kişinin Dünyâ’da idrâk ettiği ömürdür. Elbette, herkesin ömrü aynı değildir. Ölü doğan veyâ doğar doğmaz ölen bebeklerden, kademe kademe yüz yaşını geçerek vefât eden nice insan, bu ömür nîmetini paylaşmışlardır. Az olsun, çok olsun, ömür, bitmeye mahkûmdur. Âyet-i kerîmede anlatılan, insanın geride bıraktığı Dünyâ hayâtı için yaptığı muhâsebedir. Bu hesap, bize çok kısa gelen bir zamânı gösteriyor. İlâhî ölçü ile Dünyâ hayâtı, akşam veyâ kuşluk vakti kadardır. 

Müslüman yaşayışında, bir gün beşe taksîm edilmiştir. Bu taksîmâtın kilometre taşı sayılacak başlarında, ezân okunur ve o ezânlar, içinde bulundukları vaktin adı ile anılırlar. Ezânın okunuşu ile o vaktin namâzının kılınışı arasında geçen zamân, aynı değildir. Burada bahsedilen, kılınacak namâzı kazâya bırakmayacak vakittir. Bu kıstaslarla, vakti en kısa ezân, akşam ezânıdır. Gurûb vaktinden akşam alacalığına koşan bu vakit, altın kıymetindedir. Azıcık geç kalınırsa, yatsının iklîmine girilir ve akşam namâzı kazâya kalır. Aynı şekilde “duhâ”, yâni kuşluk vakti de sabâh ile öğle arasında sıkışan kısa bir vakittir. Kuşluk vakti, bayram namâzı kılınmasına ruhsat verilen vakittir. Kurban Bayramı’nda, duhâ vakti girmeden, yâni bayram namâzı kılınmadan kurban kesilmez. Bundan dolayı, ecdâdımız, Kurban Bayramı’na “’Iyd-ı Adhâ”, yâni “Kuşluk Bayramı” derlerdi. Güneş’in bir mızrak boyu yükselmesiyle giren kuşluk vakti, tıpkı akşam namâzının vakti gibi pek kısadır. İşte, Kıyâmet gününü gören insanların, Dünyâ hayâtı hakkındaki kanaatleri, akşam ve kuşluk ölçülerindedir.

İnsan, az yaşasa da, çok yaşasa da, Dünyâ hayâtını bırakıp Âhiret hayâtına geçecektir. Mühim olan, yaşanan vaktin uzunluğu ve kısalığı değil, o hayâtın hakkını vererek idrâk etmektir. Sultan Dördüncü Murâd Hân, Şeyh Gâlib, Nâmık Kemâl, Kâtib Çelebî, Ömer Seyfeddin gibi, saç ve sakallarına ak düşmeden vefât eden nice uluğ Türk, arkalarında çağlayan ırmaklar misâli eser ve icraat bırakmışlardır. Onların Dünyâ hayâtları, o eserlerde ve icraatta el’ân devâm etmektedir.

Yeni bir yıla girerken, vaktin azlığı veyâ çokluğu ile değil, o vakte yönelişimizle meşgûl olalım, inşâallâh..

 Dipnot

[1] “Keennehüm yevme yeravnehâ lem yelbesû illâ ‘aşıyyeten ev duhâhâ.”-Nâzi’ât Sûresi, 46. âyet.

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: