30 Kasım 2022

Fâtih Sultan Mehmed Hân, İstanbul’u fethettiği 29 Mayıs 1453 Salı günü girdiği Ayasofya Kilisesi’nde, kendilerini kurtaracak beyaz kanatlı melekleri beklemekte olan Hristiyan ahâliye, beyaz atının üstünde şöyle seslenmişti:

“Gazab-ı Şâhâne’mden hazer etmen! Şimden gerü, benim âlî devletimin hükümrânlığı altında, istediğiniz gibi inanmakta ve dilediğiniz şekilde ibâdet etmekte serbestsiniz.”

Duyduklarına inanamayan bu şaşkın Bizanslılar, yeni Ortodoks Patriği’nin, bizzat genç Türk Pâdişâhı tarafından makâmına çıkarıldığını gördüklerinde, küçük dillerini yutacak hâle gelmişlerdi. Bu Sultan, başkalarına benzemiyordu. Bu Sultan, genç ve körpe yaşından beklenmeyecek bir cevheri, gönlünde ve sînesinde taşıyordu. Bu Sultan, attığı her adım ve sarf ettiği her kelime ile insanlığı kucaklıyor, kişinin hürmete lâyık olduğunu ifâde ediyordu.

Bütün bu olup bitenlerden cesâretlenen eski Bizans, yeni Türk tebaası Ortodoks Hristiyanlar, fethi tâkib eden günlerde, aralarından bir hey’et çıkarıp Yeni Çağ’ın patronu Fâtih Sultan Mehmed Hân’ın huzûruna gönderdiler. Hey’etin sözcüsü, Türk Hükümdârı’na şöyle dedi:

“Bize bahşettiğiniz insânî ve dinî haklardan ötürü, ne kadar teşekkür etsek az gelir. Buraya, hem bunu söylemeye, hem de, ruhsatınız olursa, yeni bir dileğimizi iletmeye, size duyurmaya geldik.”

Bu yeni Hristiyan arzûsunun ne olduğunu merâk eden Fâtih Sultan Mehmed Hân, katında el bağlamış hey’ete döndü ve:

“Tebaamın her dileği benim için altun kıymetindedir. Bunca adamım devlet umûruna koşmakta iken hâlledemediğiniz ve bana getirdiğiniz bu iş nedir?”

dedi.

Hristiyan hey’etin sözcüsü, merâmını kestirme yoldan bildirip şunları dedi:

“Sultân’ım! Siz ki, bize haddi aşan nice haklar verdiniz. Bu yeni merâmı nasıl diyeceğimizi bilemiyorum. Mâdemki bize, kendi inancımız ve örfümüzle yaşama hakkını veriyorsunuz, lûtfederseniz, biz, kendimize mahsûs mahkeme istiyoruz. Bizim, aramızda çıkacak şahsî ve ictimâî anlaşmazlıklara, Ortodoks mahkemeleri baksın. Şâyet ruhsat verirseniz, bizi şâd edersiniz, biz de size her dâim duâ ederiz.”

 Fâtih Sultan Mehmed Hân, cür’et elbîsesi giymiş bu Hristiyan şımarıklığı karşısında, öfkesini ve hiddetini dizginleyerek:

“Size bu dediğiniz mahkeme hakkını da vereceğim. Ancak, bir şartım var. İçinizden, mahkeme ahvâlini ve âdâbını bilen yeni bir hey’et çıkarın. Bu hey’et, Tuna’dan Fırat’a, Akdeniz’den Karadeniz’e, Türkiye’nin şehirlerini gezip dolaşsın ve mahkemelerde cereyân eden dâvâları tâkib etsin. Bu mahkemelerde görüp şâhit oldukları eksiklik, hatâ ve kusûrları yazıp bana getirsin. Ben, o yazılanları göreyim, sonra da size kendi mahkemenizi kurma hakkını bağışlayayım.”

dedi.

            Bu Pâdişâh sözlerine pek sevinen Hristiyan hey’eti, etekleri zil çalarak oradan çıktılar ve hemen en iyi ve güvenilir hukûk adamlarından bir hey’et kurdular. Bu hey’et, Selânik’den Konya’ya, Edirne’den Bursa’ya, Antalya’dan Ankara’ya, köşe bucak bütün Türkiye’yi dolaştı, mahkemelerde görülen dâvâları tâkib etti ve her birinde, insana hürmet dışında başka bir şey görmedi. Haklının haksızdan, suçlunun suçsuzdan, böylesine ince ve hassâs çizgilerle ayırt edildiği mahkemeye ve dâvâ seyrine, daha evvel, başka bir yerde şâhit olmamışlardı. Seyâhatlerinin sonunda, hazırladıkları lâyihayı Türk Sultânı’na takdîm ettiler ve şu târîhî sözleri söylediler:

            “Biz, aslâ ayrı mahkeme istemiyoruz. Türk mahkemelerinde gördüğümüz insana hürmet hâli, başka hiçbir hukûk sisteminde yoktur. Kendimizi Türk adâletine teslîm etmek istiyoruz. Bizi, sizden böyle aşırı bir istekte bulunduğumuz için affediniz.”

            Sağda, solda Osmanlı Türk Cihân Devleti’nin hukûkî işleyişi hakkında ortaya dökülen kasıtlı sözlere verilecek en güzel ve yerinde cevap, Ordodoks âlimlerinin Fâtih’e takdîm ettikleri bu lâyihada yer almaktadır. Avrupa’nın at gözlüğü takmış Orta Çağ zihniyetine son verip Yeni Çağ’ı açan güç ve kudret, İstanbul surlarını döven toplardan ziyâde, Fâtih Sultan Mehmed Hân’ın hukûka ve insanın özüne nazar eden görklü bakışındadır. Anlayana, anladığını ifâde edebilene…

 

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: