Güncel Yazılar

Yazar Hakkında

İbrahim ÇETİNTAŞ

Özgürlük; insanın akıl, irade ve vicdan gibi öz niteliklerini herhangi bir dış engel veya baskıya maruz kalmaksızın özgürce kullanabilme hak, yetki veya salahiyeti olarak tanımlanabilir. Her insan için bu hak doğuştan olup, varoluşsal bir temele dayanmaktadır. Bu nedenle olsa gerek Mevlana; insanın, iyi işler yaptığı zaman içinde sevinç duyması, kötü işler yaptığı zaman ise üzülmesini, hürriyet olgusunun doğuştanlığına bağlamaktadır. Bu durumda şayet insan hür olmamış olsaydı, yapmış olduğu fiillerin niteliğine göre içsel bir mükafat veya mücazatla yüzleşmek zorunda kalmazdı. İnsan hürriyetinin varoluşsal olduğunu vurgulayan bu durum, meselenin bir boyutunu oluşturmaktadır. 

Bir diğer yönüyle ise, Aristo’nun ifadesiyle doğuştan sosyal bir varlık olan aynı insan, diğer insanlarla birlikte yaşamak durumundadır. Bu da insanın kendisi gibi diğerlerinin de aynı özgürlük hakkına sahip olduğu anlamına gelmektedir. Bir başka ifadeyle aynı zaman ve mekânı paylaşan insanlar, ortaya koydukları fiiller yoluyla ister istemez birbirleriyle yüz yüze/karşı karşıya gelmek durumunda kalmaktadırlar. Burada birinin ortaya koyduğu herhangi bir fiil veya eylem, teorik veya pratik boyutlarıyla diğerinin yaşam alanını şu veya bu şekilde etkileyebilmektedir. Bu nedenle insanoğlu bütün hamlelerinde, diğerlerinin de benzer hamlelerini gözeterek veya dikkate alarak ortaya koymak ya da kendini, diğerlerine karşı sınırlandırmak durumundadır. Haliyle meselenin bu yönüyle de insan sınırlı bir varlık haline gelmektedir. Meseleye buradan bakıldığı zaman da beşeri dünyada, sınırsız bir özgürlük alanından söz etmemin mümkün olmadığı anlaşılmaktadır.

Bu durumda felsefenin diliyle; apriori olarak hür doğan/olan insan, aposteriori olarak kendini sınırlı bir saha içerisinde bulmaktadır. Burada her iki alan da insan için vazgeçilmez bir öneme sahiptir. Bir başka ifadeyle insan, ne doğuştan getirmiş olduğu hürriyet hakkı veya bu hakkın kendine sağlamış olduğu akıl, inanç veya vicdan özgürlüğünden ne de diğer insanlarla birlikte yaşamanın temin ettiği imkânları kullanmaktan vazgeçer. Bu durumda bu iki alanın belirli bir vasatta uzlaştırılması gerekmektedir. “Uzlaşı sağlamak”, bir yönüyle “sınırla(ndır)mak” anlamına geldiğine göre, bu uzlaşı veya sınırlama işini kim veya kimlerin yapacağı meselesi burada daha önemli hale gelmektedir.

Bu işi, Farabî’nin erdemli toplumunu oluşturan erdemli bireylerin davranış ve tutumlarına benzer şekilde her insan kendini sınırlayarak yapabilir. Buna göre erdeme dayalı özdenetim yoluyla herkes diğerinin hak ve hukukunu gözetir ve böylece ortada herhangi bir sorun da kalmaz. Bu çözüm şekli, oldukça ideal bir çözüm gibi durmaktadır. Ancak kategorik olarak bir bütünlük içerisinde, ne böylesi fertler ne de bunlardan oluşan toplumsal bir yapının en azından şimdiye kadar tarihsel bir görünürlülüğünün olmadığını söyleyebiliriz. Haliyle bu bir tür ütopya olup, bu anlayışa dayalı bir sınırlandırma gerçekçi görünmemektedir.

Akla gelen bir diğer seçenek ise devlettir. Buna göre sahip olduğu organlar vasıtasıyla devlet bu sınırlama işini pekâlâ yapabilir. Aslına bakılırsa, bir yönüyle devlet olmanın ana gayelerinden birisi de zaten vatandaşlarını birbirine karşı sınırlayarak, haklarını koruma altına almak değil midir! Adaleti temin edecek bir hukukun yanı sıra, ufku geniş yöneticilere sahip makul veya mutedil bir devlet düzeninde bu sınırlama, kendine haklı bir meşruiyet temeli de bulacaktır. Bu temel ise gücünü; vatandaş yönüyle, birlikte müreffeh bir yaşamın zorunlu kurallarından, devlet yönüyle ise, kendine yönelen tehditlere karşı nefsi müdafaanın varoluşsal hukuki meşruiyetinden alacaktır. Bu anlayış oldukça makul bir görüntü vermektedir. Ancak devlet veya bu devleti idare eden yönetici sınıf, şayet bu özelliklere sahip değilse, mevcut siyasal düzen kendine uygun düşmeyen düşünce, inanç ve eylemleri yok edecektir. Tabiatıyla, bünyesinde ötekine yer vermeyen böyle bir zihniyetin sınırlaması, olsa olsa diğerlerini sınırlayıp, kendini serbest bırakmak, şeklinde tecelli edecektir ki bu da, adalet yerine zulüm üretir. Tarihin akışı içerisinde, hem Doğu hem de Batı’da bu tür devlet şekillerine sıklıkla rastlamak mümkündür. Bu tür siyasal yapılara hâkim olan ana karakterin çoğunlukla, kutsala dayanmak veya bunlardan beslenmek olduğunu da kaydedelim.

Kutsal demişken burada yine, coğrafya farkı gözetmeksizin ifade edelim devlet veya topluma hâkim ve ana özelliği dine dayanmak olan mezhep, cemaat, grup vesaire oluşumları da işin içine kattığımız vakit durum iyice içinden çıkılamaz bir hal alacaktır. Zira tarihsel sürece baktığımız zaman bu tür oluşumlar için umumiyetle, kendi doğruları veya gerçekliklerinin ötesinde başka bir doğru veya gerçekten söz edilemez. Yani burada ötekine yer yoktur. O nedenle ortaya çıkan insani felaketlerin çoğunun temelinde, bu tür oluşumların/çevrelerin kendi ürettikleri tanrı veya onun iradesi iş başındadır. Binaenaleyh, bu tanrı veya onun iradesini, diğer insanları sınırlamak için bir ölçü olarak kabul etmek, genelde diğer kesimlerin imhasıyla neticelenmektedir. Kutsal olana dayanan bu tür oluşumlarla, yönetici erk arasında da umumiyetle zihinsel ve ruhsal bir uyum veya özdeşliğin var olageldiğini de vurgulayalım. Öyleyse, kötü veya kutsala dayalı yönetim biçimleri gibi, kutsaldan beslenen oluşumların da hakikat veya hürriyet hakkını belirlemesi isabetli değildir.

Tarihsel yansımaları oldukça sınırlı, yukarıda işaret ettiğimiz makul veya mutedil bir devlet anlayışı bir yana, geçmişten bugüne onlarca kez denenen/sınanan ve esas itibariyle ihya veya inşadan ziyade imhaya neden olan bu sınırlama biçimlerinin bütün boyutlarıyla insanî açıdan başarısızlıkla neticelendiğini söyleyebiliriz. O nedenle bu uzlaşıyı temin edecek daha başka yol veya yollar aramamız gerekmektedir. Bu noktada, bütün bu başarısızlıkların ürettiği tarihi tecrübenin verilerinden de yararlanarak, bize makul görünen iki farklı öneri veya yolu paylaşmak isteriz. Bunlardan ilki toplum veya kültürün ürettiği “ortak bilinç düzeyi”, diğeri ve muhtemelen daha da kalıcı olanı ise tarihin yargısı olacaktır. Birincisi üzerinden devam edecek olursak burada, olabildiğince fazla insanın eğitilmişlik düzeyini olabildiğince yukarı çekerek belirli bir çözüme ulaşılabilir. Zira, yapılan araştırmaların yanı sıra tarihsel tecrübe bize; okuma ve eğitimle birlikte ortaya çıkan bilgi ve bilinç düzeyi hem nitelik hem de nicelik olarak arttıkça, insanların ufkuyla birlikte tolerans eşiklerinin de genişlediğini göstermektedir. Kuşkusuz böyle bir zihin veya zihniyet, ötesiyle birlikte ötekini de kabul etmekte güçlük çekmeyecek, bu da insanların inanç, düşünce veya eylemselliğini dışa vurduğu alanın tahammül sınırlarını genişletecektir. 

Farabi’nin erdemli şehir halkının tutumunu çağrıştıran bu yaklaşım, orada olduğu gibi burada da ütopik bir görüntü verebilir. Zira kategorik olarak iyiliğe dayalı erdemli bir toplum inşa etmek ne kadar gerçekçiyse, bilgiye dayalı bilinçli bir toplum hayali de o kadar gerçekçi olur, denilebilir. Ancak ütopyayı bir başlangıç değil de bir varış noktası veya nihai menzil olarak alacak olursak, bulunduğumuz noktadan daha ileriye gitme konusunda iyimser olabiliriz. Dahası, bir yönüyle bunu yapma veya denemeye de mecburuz. Zira birebir içinde yaşadığımız gerçeklikler bize, bilme veya bilgiyle oluşan bilinç olgusunun, insanca yaşamanın en makul çözüm şekli olduğunu göstermektedir. Bu nedenle, hangi düzeyde olursa olsun, bilgiye dayalı müşterek bilinç düzeyinin yüksekliği ile özgürlük alanının var edici imkânı arasında doğrusal bir ilişkinin oluştuğundan söz edebiliriz. Bu düzey arttıkça, inanç veya düşünce bakımından insanın içinde yaşadığı ekosistemin sınırları da genişleyecektir. Böylece, bir yandan artan bilgi ve bilinç, doğuştan gelen hürriyet hakkının kullanımını teminat altına alırken; diğer yandan da, belli bir kültürün izlerini/kodlarını taşıyan bu bilgi ve bilince hâkim olan aksiyolojik (değersel) doku, insanlar arasındaki barış, huzur ve güveni temin edecektir. Ve böylece insanın, hem apriori hem de aposteriori özelliklerinin birlikte yaşama imkânı bulduğu müşterek bir alan ortaya çıkacaktır.  

Özgürlükler açısından neyin doğru veya yanlış olduğuna karar verme veya belirleme bakımından bundan daha yetkin ve kalıcı olması daha muhtemel bir diğer seçenek ise tarihin yargılaması olacaktır. Özellikle inanç ve ifade özgürlükleri gibi ferdî yönü ağır basan hususlarda bu seçeneğin daha isabetli bir çözüm şekli sunacağını söyleyebiliriz. Buna göre, örneğin inanç veya düşünce sahibi herhangi bir insan kendi doğru veya haklılığını iddia edebilir. Bunu engellemek veya cezalandırmak yerine, insanlar, bırakalım konuşsunlar. Herkes her türlü inanç veya düşüncesini özgürce ortaya koysun. Diğerine yanlış gelen en aykırı veya sarsıcı fikirler bile kendini ifade imkânı bulsun. Ve nihai olarak bunun doğru olup olmadığıyla ilgili belirleyici kararı, o an yaşayan güncel insan değil de, bu insanların ürettiği yine müşterek bir bilincin yansıması olan tarih versin. Biz istesek de istemesek de tarihsel süreç bunu yapıyor zaten. Bize düşen, insanların inanç ve düşüncelerini ortadan kaldıracak şekilde yargılamak yerine sabır, hoşgörü veya tahammül içerisinde, tarihin vereceği hükme saygı göstermek olmalıdır. 

Bu konudaki dayanak noktamız veya güvencemiz de tarihin bizatihi kendisi olacaktır. Bu anlamda örneğin bir yönüyle Doğu veya Batı tarihi; inancı veya fikrinden/düşüncesinden dolayı ölüm, hapis veya türlü işkencelere maruz bırakılan insanların, tarihin yargılaması neticesinde aklandığı, sonradan bu yapılanların büyük hatalar olduğunun kabullenildiği ve bu yönüyle ders almak isteyenler için ibret verici olaylarla dolu bir tarih değil midir! Hele ki biz Müslümanlar ne zaman bu konular üzerine konuşsak; İslam kültür geleneğinde itikadi, ameli veya siyasi pek çok görüş, mezhep, yol, yordamın ortaya çıkmış olduğundan, bunlar arasından sadece nitelik taşıyan belli bir kısmının itibar görüp, kendini muhafaza ettiğinden, diğerlerinin ise tarihin dehlizlerinde kaybolup gittiğinden söz ederiz. Halbuki marifet iltifata tabidir ve ortaya konulan herhangi bir marifet varsa, meselenin doğal akışı içerisinde buna yönelim de olacaktır ve bu inanç, düşünce veya görüş tarihte kendine kalıcı bir yer bulacaktır. Ancak ortada kayda değer herhangi bir şey yoksa, ileri sürülen bu inanç veya düşünce, tarihin akışı içerisinde un ufak olup gidecektir. İşte kavgasız, gürültüsüz, patırtısız tarihin icra ettiği asıl ve kalıcı yargılama şekli bu olmalıdır. Zira burada canı yanan veya çıkarı zedelenen güncel insan değil, varoluşsal bir içgüdüyle tarihi kuran kadim insan iş başındadır. Ve aldığı kararlar da bu oranda kalıcı neticeler üretmektedir.

İbrahim Çetintaş; Prof.Dr; Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

41620414