26 Kasım 2022

“Cezâyir” sözü, Arap dilinde “cezîre”nin çoğulu ve “adalar” demek. Lâkin, müstakil bir coğrafî tâbir olarak, Kuzey Afrika’da yer alan geniş bir arâzinin ve dahî bir kadîm devletin adı. Yakın geçmişinde Fransa’nın müstemlekesi olan bu kardeş devlet, asırlar süren bir Türk hâkimiyetinden sonra Fransız zulmüne dûçâr olmuştu.

Türk milletinin ebedî şükrânına muhâtab olan Cennet-mekân Fâtih Sultan Mehmed Hân, 1462 yılında Ceneviz tahakkümündeki Midilli Adası’nın da fâtihi oldu. Büyük Türk, adada muhâfız olarak bir bölük asker bıraktı. O tâlihli askerlerden biri, Vardaryeniceli sipâhî Yâkûb Ağa idi. Yâkub Ağa ile diğer muhâfız arkadaşlarına konulmuş bir evlenme yasağı vardı. Ada iklîminin verdiği sıkıntıyı aşmak için, bu yasağın kaldırılmasını dileyen Midilli muhâfızlarına merhamet eden Fâtih Sultan Mehmed Hân, sâdece onlara mahsûs olmak üzere bu arzûya uydu. Bu Lûtf-ı Hümâyûn sâyesinde evlenen Yâkûb Ağa’nın, art arda dört oğlu Dünyâ’ya geldi. Yaş sırasına göre İshak, Oruç, Hızır ve İlyas adlarındaki bu Yâkûboğulları, Midilli’nin deryâ hâllleşmesinden nasîblerini almakta gecikmediler ve istisnâsız hepsi, deryâlı oldular.

Yâkûb Ağa’nın dört civân oğlu da bahriyyeli doğmuş ve büyümüşlerdi. Lâkin, onlardan ikisi, diğer kardeşlerinden daha deniz sevdâlısı çıktı ve delikanlılık çağlarına varmadan, gemi sâhibi oldular. Bunlar, Oruç ve Hızır Reis adlarını, kısa vakitte Akdeniz’e yazdırdılar. Oruç Reis, İskenderiye taraflarına gidip gelmeye, Hızır Reis ise Selânik ve civârını yoklamaya başladı. Oruç Reis, bu seferlerinden birinde Rodos Şövalyeleri’nin baskınına uğradı. Yanında en küçük kardeşi İlyas da vardı. Şövalyeler, Oruç’un gemisini batırdılar, İlyas’ı şehîd ettiler. Oruç Reis, canını kurtardı, lâkin esîr oldu ve Rodos’a götürüldü. Romanlara bedel bir mâcerâ sonunda bu esâret hayâtından kurtulan Oruç Reis, yanına Hızır’ı da alarak deryâya çıktı. 

O sırada,Sultan İkinci Bâyezîd’in oğulları arasındaki saltanat kavgası Şehzâde Selîm lehine bitmiş ve Türk Cihân Devleti’nin Tahtı’na Yavuz Sultan Selîm Hân oturmuştu. Vaktiyle Antalya ve Manisa sancak beyliklerinde bulunan Şehzâde Korkud, Oruç ve Hızır Reislere, sâhip olduğu bütün imkânları açmış ve onların ardında durmuş idi. Sultan Selîm, kardeşleriyle sürdürdüğü taht kavgasından gâlib çıkıp Âhiret Yurdu’na uğurlayınca, onlarla aynı iklîmde bulunanlar da huzûrsuz oldular. Bu cümleden, Oruç ve Hızır Reisler, kendilerine yakışdırdıkları Korkud tarafdârlığına bakıp, Sultan Selîm’in hışmından korktular. Böyle bir korkunun, Yavuz Sultan Selîm Hân indinde elbette gölgesi bile yoktu. Lâkin, o herc ü merc içinde, bunu Oruç ve Hızır Reislerin anlamaları, kavramaları mümkün değildi. Bu yüzden, iki deniz âşığı kardeş, Anadolu kıyılarından mümkün mertebe uzaklaştılar. Tunus sâhillerinde ve Cerbe Adası’nda tutunmaya çalıştılar. Fakat onların kader defterine, iri harflerle “CEZÂYİR” yazılmıştı. Gelişen hâdiseler ve meydâna gelen işler, önce Oruç Reis’i, ardından da kardeşi Hızır Reis’i, Cezâyir Türk Devleti’ne sultan yaptı. Oruç Reis, Telemsan Kalesi’ni müdâfaa ederken İspanyol baskınına uğradı ve büyük ceddi Kürşad gibi, yanındaki kırk yiğitle vuruşa vuruşa can verdi, mübârek kanını Salado Nehri’ne akıttı. Salado, o kanları Akdeniz’e ulaştırdı. 

Ağabeyinin yerine Cezâyir Sultânı olan Hızır Reis, bilâhare Demir Kuşaklı Cihângîr Kaanûnî Sultan Süleyman Hân’ın dâveti ile İstanbul’a geldi ve Türk Cihân Devleti’nin Kapdân-ı Deryâlığı’na nasbedildi. Ona, artık bütün Dünyâ “Barbaros Hayreddîn Paşa” diyordu. Barbaros Hızır Hayreddîn Paşa’nın, bu Cihân Pâdişâhı cemîlesine mukâbelesi, sultânı olduğu Cezâyir’i takdîm etmek oldu. Böylece Cezâyir, Osmanlı Türk Cihân Devleti’nin bir eyâleti hâline geldi. Kaanûnî Sultan Süleyman Hân, Hızır Reis’i Cezâyir’den koparmadı ve Kapdân-ı Deryâlığa ilâve olarak Cezâyir Beylerbeyiliği’ni de verdi. Barbaros Hayreddîn Paşa, bir ânda Cezâyir Sultanlığı’ndan Türkiye’nin Cezâyir Beylerbeyiliği’ne terfî’ etti. Bâzı işler, uzaktan tenzîl-i rütbe gibi görünse de, ârif gönlünde terfî’ kabûlüne ulaşırlar. Barbaros’un sultanlıktan beylerbeyiliğe geçişi de bu kabîl bir gönül nazarı  ve dahî kanatlanışı idi..

 

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: