2 Aralık 2022

Bâzı diyârlar, beldeler, ırmaklar, göller, dağlar, onlara yakılmış türkülerle birlikte anılırlar. O türkü dillere düşüp sazın tellerine konduğunda, vaktin ve dahî çağın hiç önemi yoktur. Sizi alır, o coğrafyanın içine götürür. Estergon Kal’ası, Bağdad, Kızılırmak, Ağrı Dağı ve daha nice Türk’ün ayak bastığı Kürre-i Arz parçası, bu kabîl türkülerle bizim gönül köşkümüzde oturmaktadırlar. Estergon Kal’ası’nın burçlarından kalkan şâhinler, Bağdad önünde kellesini koltuğuna alan Genç Osman’ı, Tuna yalılarından görmüşler; Ağrı Dağı’nın eteğinde uçan güvercinler, Kızılırmak’a dökülen düğün alayındaki allı geline ağıt düzmüşlerdir.

Adını anarak türkü çığırdığımız azîz Türk ellerinden biri de Kırım idi:

“Kırım’dan gelirim, gelirim, 

Adım da Sinan’dır hey aman!

Kılıncımın suyu, yâr suyu,

Kandır da dumandır hey!

 

Kırım’dan gelirim, gelirim,

Atım da Arab’dır hey aman!

Gizlenme Nemçelû, Nemçelû! 

Sinan da burdadır hey! 

Meydân da burdadır hey!” 

Kırım, Karadeniz’in kuzey, kuzeydoğu ve kısmen kuzeybatı kıyılarını içine alan Cennet-misâl bir vatan köşemiz iken, bugün bitmez-tükenmez dâüssılalarla andığımız bir hasret başlığı hâline geldi. Estergon ve Bağdad gibi, yüreğimizi yakıp geçen bir türkü ile, sînemizi kavurmaya devâm ediyor.

Âl-i Cengiz’den gelme bir hânın buyruğunda iken, Fâtih Sultan Mehmed Hân Hazretleri’nin kutlu saltanatında, 1475 senesi içinde, Âl-i Osman Türk Cihân Devleti’nin mülküne dâhil olan Kırım, evveliyâtına hürmeten hânsız bırakılmadı. İstanbul’u fetheylediğinde, Ortodoks Patriği’ni kendi eliyle tahtına oturtma büyüklüğünü gösteren delikanlı Şehsüvâr-ı Cihângîr, Kırım’ı aldığında da, onun devlet yapısına müdâhale etmedi. Mevcûd Kırım Hânı’nı, orada vâli hükmünde bıraktı. Kırım, bu târîhden başlayarak, Türk Cihân Devleti’nin tabiî uzvu hâline geldi. En zayıf ve perîşân durumlarında bile yüz bin atlı asker çıkarabilen Kırım Hân’ı, hemen her Sefer-i Hümâyûn’a, bu nâmlı atlılarıyla katıldı, Türk zaferlerinin en hatırı sayılır sebeblerinden biri oldu. Türk halk dimâğı, Kırım Hânı’na “Tatar Hânı”, Kırım askerlerine de “Tatar Ordusu” dedi.

Sefer ve hazar mevsimi gözetmeksizin Moskof, Leh ve Avusturya arâzilerine “çapkun” denilen sür’ati misilsiz atlarla dalışlar yapan Kırım askerleri, Türk’ün yüzünü ağartmada rakîb tanımadılar. Türküde geçen “Nemçelû”, Avusturyalı demektir. Daha Birinci Dünyâ Savaşı başladığında bile, Cihân’ın en mühim devletlerinden biri Avusturya idi ve Kırım’dan gelen atlılardan ve dahî Sinanlardan çektiği kadar, hiçbir şeyden çekmemişti.

Kırım’ın, Türk milleti indinde  nasıl ve nice bir mevkide durduğunu erken bir vakitte anlayan Moskof Çariçesi İkinci Katerina, ihtirâs ve tuzak kokan burnunu Kırım’a sokmakta gecikmedi ve o nazlı Kırım’ı bizden kopardı. Geriye, türküde yaşayan bir büyük hasret ile o hasretin açtığı onmaz yara kaldı..

 

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: