17 Ağustos 2022

Dünyâ’da “istiklâl” kelimesini millî marşına isim yapmış bir başka millet gösterilemez. Rahmetli Mehmed Âkif, bu hârikulâde şiirini “Kahramân Ordumuz”a ithâf etmişti. Bu sûretle de, istiklâlin birinci derecede âmilinin ordu olduğunu söylemek istiyordu. O, “istiklâl, bayrak ve ordu” mefhûmlarını yan yana getirip, Türk milletine dimdik ve alnı ak yaşamanın reçetesini yazmak murâdında idi.            

Ordu deyince, çoğu kişinin aklına muvazzaf birliklerden teşekkül eden bir silâhlı kuvvet yekûnu geliyor. Oysa Türk târîhi göstermiştir ki, Türk milletinin bir başka vasfı “ordu-millet” oluşudur. İstiklâli tehlikeye düştüğünde, o sırada kendini Türk hisseden her yaşdan ve cinsden kişi, ordunun bir ferdi olur. Bir başka büyük şâirimiz Yahyâ Kemâl, “Süleymâniye’de Bayrâm Sabâhı” isimli şiir zaferinde, o şâh-eser câmiin yapılışını anlatırken:            

“Ordu-milletlerin en çok döğüşen en sarpı            

Adamış sevdiği Allâh’ına bir böyle yapı”

diyor.            

Başta o câmiin mîmârı Koca Sinan Usta olmak üzere, harç karıp taş yontan işçisinden câmiin bânîsi Kaanûnî Sultan Süleyman Hân’a varıncaya kadar, o esere emek veren herkes, tereddüdsüz askerdir ve bu mecâzî bir tesbît değil, hakîkatin kendisidir. Mîmâr Sinan, bizzat söyleyip yazdırdığı hâtırâlarında, katıldığı askerî seferleri uzun uzun sayar. O, hem Yavuz Sultan Selîm Hân’ın bütün seferlerine, hem de Kaanûnî Sultan Süleyman Hân’ın nice seferine bizzat katılmış, harbe iştirâk etmiştir. Mehmed Âkif’in, İstiklâl Marşı’nı ithâf ettiği Türk ordusunun mensuplarından biri, hiç şüpheniz olmasın Mîmâr Sinan’dır.            

Zamân zamân câmilerimize bayrak asılır. Bu, bakan gözlere çekilmiş muhteşem bir ziyâfettir. Siz, aylı ve yıldızlı şânlı bayrağımızı Süleymâniye üzerinde sallanırken hayâl edebiliyor musunuz? Bir ânlığına gözlerinizi kapatınız ve kondurulduğu ufuk gözetleyici tepeden İstanbul’u tarassud eden Süleymâniye Câmii’ne çekilmiş Türk bayrağını hayâl edin. Bu muhteşem manzaranın sağına Mîmâr Sinan’ı, soluna da Mehmed Âkif’i koydunuz mu, gayrı göz zevkinize dokunmayın.            

Yeri gelmişken şunu da söyleyelim: Türk câmilerinin minâre ve kubbelerinde istisnâsız “alem” vardır. Kubbe ile minârenin en yukarısına, tepesine konan bu alem, hilâl şeklindedir. Kubbesiz câmilerimizde, bu alem taşıma işini minâreler üstlenmiştir. Alem, bayrak demektir. Türk câmilerinde görülen alemler hep hilâl sûretinde oldukları için, onlar her dâim bayraklıdırlar. Zîrâ, bizim bayrağımız hilâl ile yıldızın al bir zemînde buluştuğu bir sancaktır ve Kürre-i Arz üzerinde bir benzeri yoktur. Ay ve yıldız motifli daha nice bayrak varsa da, onların hiçbirisinde Türk bayrağının gönül çelen câzibesini bulamazsınız.            

Şimdi, yeniden Süleymâniye hayâlimize dönelim. Bayrak asılı Süleymâniye’de Sinan Usta ve Mehmed Âkif’in yanına mutlakâ konması gereken başka uluğ Türkler vardır. Büyük kubbenin üstündeki alemi Kannûnî Sultan Süleyman Hân’ın eline vermek, pek isâbetli olur. Dört minârenin alemlerini tutacak ecdâd-ı kirâmı seçmek o kadar zor ve müşkil bir iş ki, hangisini oraya çıkarsak, mahzûn olacak başkaları, bize sitem edecektir. 

Biz, bütün bu ecdâd sitemlerini omzumuza alarak şöyle bir vazîfe taksîmi yapabiliriz. Haliç sâhilinden baktığımızda sol cenâhda duran minârelerden birine Barbaros Hayreddîn Paşa otursun, diğerine de Mustafâ Itrî Efendi. Barbaros, rü’yet-i hilâl için çıktığı seferden dönmüş ve yeni ayın başladığını bildirmek maksadıyla o minârenin alemine uzanmıştır. Yandaki minârede duran Mustafa Itrî Efendi, Barbaros’dan aldığı bu müjdeyle Tekbîr okumaya başlamıştır. Onu minâre aleminin yanına taşıyan gayret, elbette bizzat bestelediği bu Tekbîr’dir.

Sağda duran iki minâreden birinde Bâkî, ötekinde de Fuzûlî olmalıdır. Onlar, Kaanûnî Sultan Süleyman Hân çağının biri İstanbul’da, diğeri Bağdad’da şakıyan iki bülbülüdür. Hiç şüpheniz olmasın, Mehmed Âkif’in şiir ilhâmında, inkârı mümkün olmayan bir Bâkî ve Fuzûlî hissesi vardır…

 

 

 

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: