4 Ekim 2022

Şu fâni ömrümde birkaç def’a Çanakkale Cephesi’ni görme tâlihine erdim. Ne vakit o mübârek toprak üzerinde olsam, ne vakit tâ uzaklardan görülen dev-âsâ Âbide’nin çatısı altına varsam, insanı uçuracak, alıp götürecek bir rüzgârla karşılaşmışımdır. Bu dediğim, sıradan bir yel değildir. Tedbîrli davranmayanı yere yıkacak bir rüzgârdan bahsediyorum. Çanakkale’de esen bu rüzgârı, iklîm bilgileri ve coğrâfî yapı ile îzâh edenlere, elbette hürmetimiz vardır. Bu kabîl açıklamaların doğruluğundan şüphe edilemez. Zîrâ, ilim akıl işidir ve akıl, Allâh’ın insan nesline ihsân ettiği yüce bir nîmettir.

Bendeniz, büyük şâir ve Oğuz Kocası Fuzûlî’nin yolundan gitmeyi şiâr edinmiş bir kemter kul olduğumdan, onun şu beyitini her dâim tekrarlamışımdır:

“Aşk imiş her ne vâr Âlem’de

İlim bir kıyl ü kaal imiş ancak”

Fuzûlî merhûmun burada kasdettiği “aşk”, karşı cinse duyulan alâkanın çok ötesinde bir kul görünüşüdür. Yine Fuzûlî, bu hakîkati, kavuştuğu Leylâ’nın yüzüne bakmayan Mecnûn’dan aldığı ilhâmla kendine şöyle söyletir:

“Mende Mecnûn’dan füzûn âşıklık istidâdı var

Âşık-ı sâdık menem Mecnûn’un ancak âdı var”

Fuzûlî’deki aşkın, Hakk’a, hakîkate ve Hâlık’a bağlanmak olduğunu söylemeye, herhâlde hâcet yoktur. Buna da ilim diyenler vardır, ammâ öteki bildik ve tanıdık ilimlerden ayırmak için adını “ilm-i bâtın” veyâ “ilm-i ledünn”koymuşlardır. Bir başka gönül eri, Koca Yûnus ise, bahsi geçen aşkı, doğrudan vatan sevgisine bağlamıştır:

“Düşd’önüme hubbü’l-vatan

Gidem ey dost deyü deyü”

İşte, Çanakkale’de esen o alıp götürücü rüzgâr, Fuzûlî’nin sînesinde hissettiği, Yûnus’un kendine mihmândâr edindiği aşk yelidir. Vatan, sevgililerin sevgilisi azîz bir mekândır. O mekâna duyulan aşkı ifâde eden sözler, Fuzûlî ve Yûnus misilli yüce gönüllerden ilhâm alıp beslenmiştir ve gücünün, kudretinin kaynağı, Çanakkale’de temsîl edilen mukaddesâtımızdır. Bu sözleri, ancak ve ancak, Çanakkale’deki Şehîdler Âbidesi’nin çatısı altında esen rüzgâr ifâde edebilir. Zîrâ, Çanakkale toprağında yatan şühedânın vatan aşkı şiirlerin, destânların, türkülerin, marşların dile getiremeyeceği kadar büyük ve insan tâkatinin üstündedir.

Demeye çalıştığım sebeblerden ötürü, Çanakkale’nin semt ve yer isimleri, Türk milletinin hâfızasında hep kudsî mevkilerde görülmüştür. İstiklâl şâirimiz Mehmed Âkif de, Yûnus ve Fuzûlî’den aldığı derin ilhâmlarla, Çanakkale’yi Hazret-i Peygamber’in ilk gazâ mekânı olan Bedir Kuyusu mahâlline benzetmiştir:

“Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor tevhîdi

Bedr’in arslanları ancak bu kadar şânlı idi

Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın

Gömelim gel seni târîhe desem sığmazsın”

Yûnus Emre, Fuzûlî ve nihâyet Mehmed Âkif’in şehâdetiyle sâbittir ki, Çanakkale’de esen rüzgâr, coğrâfî şartların îcâbı görülen bir yel değildir. O rüzgâr, târîhin sesi ve Türk’ün vatan aşkının hiç dinmeyen şiiridir. Allâh, o rüzgârı Çanakkale’den hiç eksik eylemesin…

 

 

 

 

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: