Gazân mübârek olsun evlâd!”

Martini tüfeğini bilir misiniz? Hani türküde de adı geçiyor: “At martini bre Debreli Hasan…” Tek kurşun atımlık tüfek… Bulgarlarla çatışmalar Edirne etrâfında devâm ederken müstahfızlar da tren hattını korumaları için işte bu martini tüfekleriyle donatılmışlardı. O nasıl tüfek öyle? Faydasını göreceğimize pek çok zarârını gördük! Bulgarların elinde serî ateşli silâhlar vardı ve bu silâhlar karşısında martini pek zavallı kalıyordu. Bir de ateşlenince etraf kör duman olmuyor muydu, görüş mesâfesini ne siz sorun ne ben diyeyim, göz gözü görmüyordu. Hâl böyle olunca da savunma hattını bırakıp kaçanlar günbegün arttı. Şartlar zor olsa bile mevzilerde kalıp pekâlâ siper alınıp savunma sağlanabilirdi. Dedim ya, müstahfızlar 45-50 yaşlarında, pek çoğu eline hiç silâh almamış adamlar. Her gün yeni bir haber duymayagörün. Müstahfızlar filân yeri terkedip kaçmışlar! Sorulduklarında da vay efendim, subayları kaçmış, onlar da kaçmak zorunda kalmışlar! Bugünlerde yalanın biri bin para, gel de duyduklarına inan! Nihâyet harpten kaçmak moda hâline gelmesin mi? Bu vahîm vaziyet müstahfızlardan redif ve ihtiyatlara da bulaştı. Askerin düzeni altüst oldu. Kaçaklar Edirne içinde toplanıp Selîmiye Hapishânesi’ne gönderiliyordu. Günler geçse de bir tanesine cezâ verilmedi. Savaştan kaçanın hükmü bellidir. Oysa hâdise ilk gerçekleştiğinde verilecek bir iki cezâ, bu vahîm olayın önüne geçebilirdi. Ne kadar doğru bilmem, bunları subaylardan duydum; vay efendim, Şükrü Paşa îdâma karşı imiş, ecnebilere karşı kötü bir manzara olurmuş. Oysa Kale Komutanlığı kalenin mutlak hâkimi durumunda idi ve cezâî yetkisi vardı. Fakat bu durumdan faydalanılmadı. 

Düşman burnumuzun dibinde. Sâdece asker kaçakları değil tek derdimiz. Komuta heyetleri arasında da karşılıklı güven, samimiyet ve anlaşma mevcut değil.

11 Ekim gecesi saat iki sularında Karagöz, Yassıtepe, Arnavutköy ve Kemer tabyaları üzerine şiddetli bir ateş açıldı. Kale karşılık vererek ilk savunmasını yapıyordu. Mazhar Beylerdeyim bu gece. İnsanlarda bir korku, bir telâş, bilenler Fetih Sûresi’ni okuyorlar. Mazhar Bey:

“Gece baskını yapıyorlar. Düşman kuşatma toplarını bizim karşımıza yerleştirmiş, düşman piyâdesi top ateşi altında ilerliyor,” diyor. 

Korku ve endîşe karışmış duygularla üç saat top seslerine mâruz kaldıktan sonra, uyur uyanık hâlde, giysilerimizle sabâhı dar etsek de sabâha karşı bir gümbürtü daha koptu. Aman Allah’ım! Sesler yakından geliyor, tüfek sesleri giderek yakınlaşıyordu. Tahmînimizce Bulgarlar Yıldırım yönünden şehre giriyorlardı. 

Geceleri artık sokağa çıkma yasağı var. Bu yüzden, sabâhı zor ettim. İlk ışıklarla kendimi dışarı attım. Zavallı kadınlar kapıların arkasında, çarşafları ile sandalyelerde oturuyorlar. Ne çok korkmuşlar! Doğruca Karanfiloğlu çarşısına gittim. Kahveler yeni açılmıştı. Kulaklarım iyi haber duymak istiyordu. İşiteyim istiyordum ki, bu gece baskınında düşmana pek çok zarar verilmiş, geri çekilmek zorunda kalmışlar. Nâfile! Yok böyle bir haber. Oradan Yeni İmâret’e, teyzeme gideyim dedim. Yolda rasgele konuştuğum köylüler;

“Kazaovası şapka kesilmiş, düşmana pek çok kayıplar verdirilmiş. Akşamki ateş boşuna imiş, bir gürültüdür kopmuş. Netîcede bir amaca varamamışlar. Te şimdi ordan bir candarma geldiydi, onlar üle sülüyler.”

Hiç haber duymamaktansa bu tür haberleri duymak da beni bir nebze rahatlatmıştı. Ama, o gümbür gümbür gecenin sabâhı şehir halkı bir kez yerinden oynadı. Edirne sokaklarında bir telâş bir telâş, her yerde arabalar istasyona bir mecidiyeye insan taşıyor. Edirne gibi arabası bol memlekette araba bulmak imkânsız oluverdi bir ânda. İstasyondan boş dönen arabaları istasyon yolunda hemen tutuyorlar. Hiç gitmeye niyeti olmayan adamları, o gün Edirne’den giderken gördüm. İstedim ki Mazhar Bey’le istasyona gidip yolcuların hâlini görelim. Ama araba bulmak ne mümkün? Arabalar sâdece insan değil, tavanlarına kadar eşyâ ile dolu. Biz de bir kahveye oturarak bir müddet bu olanı biteni seyrettik. Sokaklarda ne bir asker ne bir subay! Belli ki vazîfe başında idiler. Bu minvalde akşamı ettik. Yolcular akşam 7’de hareket etmişler. Kuleliburgaz’a kadar gidip yolun bozuk olduğu anlaşılınca katar oradan bas geri Dedeağaç’a gitmiş. Oradan yeniden Kuleliburgaz’a gelerek İstanbul yolunu tutmuşlar. Bunca eşyâ, bunca insan, çoluk, çocuk, çekilen zahmetleri varın siz düşünün. 

Çok şükür ertesi gün daha normal bir oldu. Top atışları yok. Asker ve subaylar çarşıda dolaşıyor. Gene herkes duyduğunu bin türlü anlatıyor. Meğerse Bulgar gâvuru bize tuzak kurmuş, hîle yapmışlar. Bursa Çekirge taburuna karşı abdest borusu çalarak Ezan-ı Muhammedî okumuşlar, “Pâdişâhım çok yaşa!” diye bağırmışlar. Atmayınız, biz de sizdeniz!” demişler. Gelin görün ki epeyce kayıp vermişiz. Kimseler gâvurun hîle yapacağına ihtimâl vermemiş.

Bugün kaleden bir beyânnâme yayımlandı. Kale dışında savaşan düzenli tümenin vezîfesini başarı ile tamamladığını, bundan sonra kaleye çekilerek Plevne gâzîsi büyük babaları gibi, müdâfaa harekâtına girişeceği duyuruldu. Demek ki bu iş daha da uzayacak. Bense hâlâ gelip bizi kurtaracak olan kolorduları bekliyorum. Niçin gelmiyorlar? Yok Havsa’da, yok Hasköy’de imişler. Nerede kuzum bu kolordular?

Artık top seslerine alıştık. Kaleden yayımlanan beyânnâmede Kırklareli’ndeki Hilmi Bey’in askerî bilgi ve mahâretinden bahsediyorlardı. Bu da bir nebze içimize sular serpti. Meğer bizdeki kurmaylar, Hilmi Bey’in talebesi imişler. Bu habere pek memnûn olduk.

14 Ekim günü İstanbul’a giden tren, hasta ve yaralıları taşıyordu. Bu katar, İstanbul’a giden son katar oldu. İstanbul’dan gelen bir emirle Edirne-İstanbul arası bütün tren seferleri kaldırıldı. Edirne’deki makine ve vagonlar Çorlu’ya hareket ettirildi. 

13-14 Ekim günleri sâkin geçti, kaleden tek tüfek atılmadı. Duydum ki, asker hazırlık içinde, hurûc harekâtı yapılacak. Bilir misiniz nedir hurûc harekâtı? Hani Kırım Savaşı’nda Rus ordusunun Tuna’yı geçerek Silistre’yi kuşatmasıyla başlayan ve kırk bir günün sonunda Rusların geri çekilmesine sebep olan harekât. Serdâr-ı Ekrem Müşîr Ömer Lütfü Paşa, Bükreş ve İbriş şehirlerine girmişti. Üzerine destanlar ve marşlar yazılan Silistre kuşatması, hurûc harekâtı ile zaferle sonuçlanmıştı. Yüce Yaradan bize de nasîb etsin, zafer bizim olsun. İşte şimdi kalede asker vızır vızır hücûm harekâtı hazırlığı içinde. Duyduğuma göre süvâri keşif kollarımız Maraş önlerinde keşif yaparak düşmanı burada zayıf görmüş. Baskın Maraş önlerinde olacak. Oysa Maraş denilen yer, harp başladığında silâhsız bir yerdi. Bulgar buranın silâhsız olduğunu haber alıp da buradan saldırmış olsaydı daha ilk günden hâkim tepeleri ele geçirip şehri bombardımana tutacaktı. Bu Maraş denilen yeri bilirim, bizde olan tarafı pek dar, geniş tarafı Bulgar tarafı. Burada askerî harekâtta bulunmak, mevzi değiştirmek meşakkatli iş. Ama olanlar oldu, Maraş’ta yaşanan şiddetli çarpışmalar kalenin hiçbir yerinde yaşanmadı. Maraş baskınında birlikler sabâha kadar çarpıştı. Ama asıl savaş sabâha karşı başladı. Evden bir dürbünle seyrettik, Maraş tepeleri şarapneller ve top atışları altında alev alev yanıyordu. Ekimin 15’i ile 16’sında yaşanan bu çarpışmalar 15-16 savaşları diye anılır. Arkadaşım Mümtaz Bey’den duydum ki, bu hurûc harekâtı sırasında topçu yüzbaşısı İsmâil Hakkı Bey baldırından piyâde kurşunu ile yaralanmış. Topçu subayı nasıl olur da piyâde kurşunu ile yaralanırdı, pek garip. İşin aslı sonradan anlaşıldı. Meğer, bizim İsmâil Hakkı Bey o ateş çemberi içerisinde hırsından topları düşman piyadesinin kurşun menziline kadar sokmuş. Maksat düşmana daha çok kayıp verdirmek elbet. Düşmanı perîşân etmiş, ammâ kendisi de yaralanmaktan kurtulamamış.

İki gün sonra Mümtaz ile Karaağaç’ta bulunan Fransız Hastahânesi’ne İsmâil Hakkı Bey’i ziyârete gittik. Gâzîmizi bacağından çıkarılan kurşunu elinde evirip çevirirken düşünceli bulduk.

-Gazân mübârek olsun evlât!

diyerek alnından öptüm. 

İsmâil Hakkı Bey bîtâb ve üzgün:

-“Bu Bulgarlar var ya, çok yaman adam bunlar! Bunlar Balkanlar’ın Japonları. Tamam, bu hınzırlar düşmanımız, ama Allah için her yaptıkları düzenli ve plânlı. Bakın, bir Bulgar askeri siper açar, ama bu siper çok kıymetlidir, o asker ileri atıldığında boş durmaz yeni bir siper kazmakla meşgûl olur. Arkada kalan siperi de derhâl geriden gelen asker doldurur ve kazmaya devam eder. Böylece baş siperleri diz siperi olur ve böylece ilerlerler. Yattıkları yerden birbirlerine tahta uzatarak muhâfazasını da sağlarlar. İleri atılan hep yeni siper açar, arkadan gelenler de boşalan siperi devralır ve arkadaki siper boy siperi olur. Bu mahâretleri sâyesinde bizim top ateşlerinden kurtuldu Bulgarlar. Bir de bizim hâlimize bakın! Bir hurûc harekâtı düzenleyeceğiz, süvâri keşif kolu yanlış keşif yapıyor. Olacak şey mi? Böyle giderse kaledeki asker hiçbir şey beceremeyecek!”

dedi.

Sözlerine biraz içerleyip üzülsek de elbette ıztırâbından dolayı etmişti bunca lâfı topçu yüzbaşısı. Ama bizim de canımız sıkılmıştı bir kere. Oradan ayrılırken düşünceli, gâyet kederliydik. Hakkı yok değildi topçu yüzbaşısının. Ne elde etmiştik bu hurûç harekâtından? Subayların anlattıklarına bakılırsa faydasını bir kenâra bırakın, pek çok zararı olmuştu bu harekâtın. Düşman kuvvetleri hakkında yanlış keşif yapılmış, savaş iyi idâre edilmemiş, o gün baskın harekâtına katılan Gümülcine Tümeni dağılıp kaçmış, düşmana bir makineli tüfek, iki mantilli top, iki cephâne arabası kaptırmışız, bir de üstüne üstlük düşman bulunduğu mevzilerden bir milim bile geri çekilmemiş. Giden canları, akan mübârek kanları ne siz sorun, ne ben söyliyeyim.

Vaziyetimiz böyle iken Ekim sonuna doğru Dimetoka taraflarında bulunan yerli Hristiyanlar o güne kadar göç etmemiş ve bozulmamış olan köylere hücûma başladılar. Kimseler ihtimal vermemişti ama akın akın, zavallı, perîşân vaziyette insanlar, evlerini, çiftlerini, çubuklarını, hayvanlarını, varlarını yoklarını bırakıp kalabalık kaafileler hâlinde, kale etrafındaki telleri zorlamaya başlamışlardı. Bu yürek burkan manzara karşısında ufka daldım; Gâzî Süleyman Paşa başbûğluğunda Gelibolu’dan Rûmeli’ne giren ve soluğu Sırpsındığı’nda, Çirmen’de, Kosova’da, Niğbolu’da, Varna’da alan akıncı atalarımızın şâhlanmış atları üzerinde arşa yükselen kılıçlarını görmek ve Allâh Allâh nîdâlarını duymak istedim. Karşımda sâdece o yürekleri dağlayan bedbîn manzara vardı. Yalın ayak göç başlamıştı. Arkalarında beş yüz küsûr sene Türk’e kucak açmış bir vatan bırakıyorlardı…

(İkinci bölümün sonu.)

Ayşe SAMİHA

Bu yazarın diğer makaleleri