2 Ağustos 2021

28 Mart 2021 Pazar günü, TRT Öğle Haberlerinde, Kâtip Çelebi Üniversitesi’nden Doç. Dr. Akın Ersoy, İzmir, Kesikkaya köyünde bulunan ve Hellenistik döneme âid olduğu düşünülen taşocağı’ndan, Smyrna şehri kurulurken sütunlar vb dikmek için blokların, dere yatakları, kızaklar kullanılarak nasıl 700 küsur metre yükseklikteki bu yerden aşağıya taşındığını bir güzel anlatıyordu. TRT muhâbiri de harâretle soruyor, seyircilerin aydınlanmasını sağlıyordu.

Ne diyelim: Arkeoloji öğrenimi görürken öyle yönlendirilen, hemen bütün meslekdaşları gibi, görevini özenle yapan öğretim üyemizin adı, Akın.

O, hem bileği, bâzusu, hem de, daha mühimi, yüreği güçlü, Avrupa’nın korkulu rüyâsı olmuş akıncılarımızı hatırladım. Arkeoloğumuzun soyadı da Ersoy.

Akıncı Beği, akıncılarını kendi seçerdi, işine, bulunduğu bölgenin Sancakbeği, hattâ Beğlerbeği bile karışamazdı, sâdece Dîvân-ı Hümâyûn’a karşı sorumlu idi. Akıncılar Devlet’den maaş almazlardı; Allah’ın, Muhammed Ümmetine helâl kıldığı ganîmet ile geçinirlerdi. Yarım düzineden fazla mahallî (uydurmacası: yerel) dil bilen Akıncı Beği, düşman ülkelerinde dolaşıp topladığı bilgileri, posta güverciniyle İstanbul’a ulaştırırdı. Osmanlı yönetimi, Martin Luther’in öğle yemeğinde ne yediğini bilirdi. Harmankaya Tekfuru Mihâil, Osman Gazi çağında Müslüman olup Abdullah Mihâl adıyla ırkdaşları Rumlara karşı gazâlara katılmıştı. Onun soyundan gelenler, Mihaloğulları adıyla, 16. Yüzyılın en mühim akıncı ocağı olarak cihâd faaliyetinde bulundular. Turahanoğulları, Malkoçoğulları da büyük akıncı ocaklarından idiler. Akıncı Beği’nin buyruğunda binlerce akıncı olurdu.

Martin Luther bizleri sevmezdi ama, Osmanlı, Avrupa’yi böldüğü için ona “sempati ile” bakardı. (Günümüzde, Avrupa’nın, içimizdeki bâzı ‘kuruluş’ ve ‘kişiler’e, “sempati ile” bakmakla kalmayıp onları el altından, hattâ, ‘bağış’ta bulunarak desteklemesi gibi!)

Akıncılar, düşman arâzisine girince, ağaç dalları gibi ayrılır, her akıncı birliği vuracağı yere varır, dönüşte ayrı yollardan geçerek, belli noktalarda buluşarak gelirlerdi. Onaltıncı yüzyılda, orta Avrupa’da hiçbir şehir (zâten şehir kontlukları, düklükleri vb vardı, Avrupa’da Etat, State, Kingdom kurulması için 19. Yüzyılı beklemek gerekir.) veya kasaba, sabahleyin uyandığında, sokaklarında, meydanlarında akıncılarla karşılaşmayacağından emîn olamazdı.

Akıncılar sefer (cihâd) sırasında, Ordu-yu Hümâyûn’un (Semâvî Ordu’nun, Gökten gelen Kutlu Buyrukları yeryüzüne hâkim kılan Ordunun) 3 günlük mesâfede önünde gider, yolları temizler, ordunun pusuya düşmesine imkân vermezlerdi.

Kâtip Çelebi, Mîlâdî 17. Yüzyılda yaşamış âlim, ansiklopedist, mütefekkir, (şimdilerde ‘düşünür’ diyorlar) günümüzde bile seviyesine ulaşılamayan bir büyük zâttır. Gençliğinde, sipâhî olmak, Dünyanın en güçlü ordusunda subay olmak niyetindedir. Bir toplantıda, genç bir hocanın, beylerin, sancak beylerinin de üst tarafında, Vezir’in yanında oturduğunu görür, onun kim olduğunu sorar, Molla Lütfî-i Tokâdî olduğunu öğrenir. 

Âlim bir kimseye, genç de olsa, böyle yaşlı başlı askerî erkândan daha fazla değer verildiğini görünce, niyetini değiştirir ve Kâtip Çelebi olur; büyük bir âlim, allâme olur.

Kendimize gelme gayretlerimiz cümlesinden olarak, yeni kurulan üniversitelerimize târihimizde yer tutmuş büyüklerin, olayların adı veriliyor; Kâtip Çelebi üniversitesi de bunlardan biri. 

Gel gör ki, 200 yıldanberi içinde yaşadığmız, artık ‘kültür istilâsı’ olduğunun, birçoğumuzun farkına bile varmadığı zemîn (‘ortam’ demek içimden gelmiyor: fiil olmayan ‘orta’ kelimesine, ‘fiil’ köküne eklenerek ‘bir defa oluş’ anlatan {doğ-(u)m,  öl (ü)m gibi}eklenerek yapılmış gayrı meşru kelime olduğu için) üzerinde yetiş(tiril)miş pek çok diplomalılarımız gibi, arkeologlarımız da, yerleştirilen yörüngede devam ederek işlerini yapıyorlar. Onlara, yanlış bir yörünge üzerinde gittiklerini, yaptıkları işin, Türkiye’nin tapusunu Yunan’a çıkarmaktan farksız olduğunu söylerseniz, sizi asla ciddîye almayacakları gibi, 21. yüzyılda ‘böyle bir anlayış’ın halâ yaşıyor olmasına hayıflanacaklardır, (Yunan ordusu Batı Anadolu’da ilerlerken ona karşı koymağa çalışanlar çıkınca, İstanbul’daki bir ünlü yazarımız ‘niye karşı çıkıyorlar, Yunanlı medeniyet getiriyor’ demişti) görüşünüzü, ‘çok çağdışı’ bulacaklardır. 

Arkeoloji bölümlerinin, programlarının, gözden geçirilmesi, elden geçirilmesi, GEREKİR Mİ?  GEREKMEZ Mİ?  Ne DERSİNİZ?

Ha, bu kazının masraflarını da Kültür ve Turizm Bakanlığımız karşılamaktadır. Gel de tekrâr etme: Kültür İstilâsı askerî işgalden bin beterdir.

Yoksa, böyle anlamlı isimler verilen üniversitelerimiz’in arkeoloji bölümlerinde okuyan güzel, manâlı isimler ve soyadları taşıyan gençlerimiz, kendilerine öğretilenler ışığında, yetiştirildikleri gibi, işlerini yaparlar; ve o işler, gelecek yıllarda başımıza çok işler açar.

28 Mart 2021

Bu yazarın diğer makaleleri

Bu kategorideki Makalelerden