7 Temmuz 2022

 

Yavuz Sultan Selîm Hân, bereketli Mısır Sefer-i Hümâyûnu’ndan dönüşünde, ağzına kadar altınla doldurduğu Hazîne-i Âmire’yi, üstünde kendi şânlı adı yazılı bir mühürle mühürlemişti. Koca Cihângîr, huzûruna çağırdığı yazıcılara, hemen orada şöyle bir  vasiyetnâme yazdırmıştı:

“Benden sonra gelenler, Hazîne’yi böyle altunla doldururlarsa, burayı hep benim mührümle mühürlesinler. Hazîne’ye, gayrı mâdenden akçe koyarlarsa, zinhâr benim mührümü kullanmasınlar!..”

Altın, herkesin mâlûmu olan bir kıymetli mâden olmasının yanı sıra, nice müsbet insan davranışının, icraatının, kelâmının, eserinin de sıfatıdır. Şimdi, cedd-i ekberimiz Cihângîr-i Yektâ Yavuz Sultan Selîm Hân’ın bu vasiyetine, doğrudan doğruya “altın söz” demez misiniz? Lâle Devri’nin şiirdeki kutbu Nedîm, İran şâirleriyle kendisini tartıya çıkardığında şöyle diyordu:

“Düşmen ne denlü saht ise de şâd ol ey Nedîm

Seng üzre gösterir zer-i kâmil âyârını”[1]

Söz iklîminin sultanlarından Nedîm, burada altının âyârını anlamak için kullanılan mihekk taşını, şiirin güzelliğine karne notu verecek bir hakem mevkiinde görüyor. Şiirden ve sözün kemâle ermişinden anlayanlar, altına âyârını söyleyen mihekk taşı gibi, hatâya düşmeden, hak ettiği notu verirler, demek istiyor.

Biz, tekrar Yavuz Sultan Selîm Hân’ın Hazîne-i Âmire hakkındaki vasiyetine dönersek, Koca Türk’ün devlete ve onu idâre edenlere biçtiği elbîsenin de altından olduğunu görürüz. Çünkü, altın aslâ bozulmayan ve değerini yitirmeyen bir mâdendir. Buradan hareketle, devletin dâimâ yükseklerde durması ve eteğine, ayağına çamur bulaşmaması için, Hazîne’nin hep altınla dolu olması gerektiğini, Yavuz lisânıyla anlıyoruz. Devlet hazînelerinin biri yukarıda, biri aşağıda iki musluğu olan havuzlardan hiçbir farkı yoktur. Yukarıdaki musluktan hazîneye para girer, aşağıdaki musluktan da memleketin muhtelif ihtiyaçları için para çıkar. Yavuz Sultan Selîm Hân’ın vasiyetine uyacak haleflerinin, yukarıdaki musluktan öyle altın akıtmaları gerekecektir ki, alttaki musluk dâimâ açık duracak, yâni refâh seviyemizde en küçük bir azalma olmayacak, lâkin Hazîne-i Âmire hep altunla dolu duracaktır.

Peki, Yavuz Sultan Selîm Hân’a lâyık halef olmanın, yâni Hazîne-i Âmire’yi, alttaki musluğu kapatmadan altınla dolu tutmanın yolu nedir? O yolun târifi, bizzat Yavuz Sultan Selîm Hân’ın saltanat yıllarıdır, onun icraatıdır. Bu icraat durmadan, dinlenmeden, vatan ve millet uğrunda çalışmak demektir. Çok yakınında bulunan ve Hünkâr’ın şahsî hizmetlerine bakan maiyet halkının ifâdelerine göre, Yavuz Sultan Selîm, bir günde en fazla üç, üç buçuk saat uyurmuş. Gecenin ilerleyen saatlerine kadar devlet işleriyle uğraşır, fırsat buldukça da gözlük takarak kitap okurmuş. Okuduğu kitaplar da, kendinden önceki İskender, Kambiz misâli Cihângîrlerin yapıp ettiklerine dâirmiş.

Para, akçe, altın, döviz, hisse senedi, borsa, geçim derdi, maîşet gibi kelimelerin günlük hayâtımızı isîlâ ettiği şu günlerde, Yavuz Sultan Selîm Hân’dan ve onun Hazîne’ye dâir vasiyetinden alacağımız o kadar çok hisse var ki, sayması ve dahî yazması zor..

 

 

 

[1] “Ey Nedîm! Senin şiirdeki rakîblerin ne kadar güçlü olurlarsa olsunlar korkma, çekinme, şâd ol! Zîrâ, altının âyârı taş üstünde belli olur.”

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: