26 Haziran 2022

 

Nazîre geleneği, bizim klâsik edebiyâtımızın mütebessim yüzünü teşkîl eder. Bu usûlde kalem oynatmak, aynı zamânda bir rüşdünü isbât etme fırsatı diye bilinir. Nazîreden sayılacak adımları atanın hakîkî hayattaki makâm ve mevkii, ikinci plâna düşer. Bâzen, hükümdâr titri taşıyan ehl-i hâmelerin de nazîre havuzuna taş attıkları görülmüştür.

Hem fikirleri, hem de hayâta vedâ ediş şekli îtibâriyle hep müstesnâ kalmayı başarmış Nesîmî:

“Nigârum, dilberüm, nedîmüm, mûnîsim, cânum,

Refîkum, hem-demüm, ömrüm, revânum, derde dermânum”.

reveranslarıyla sığınacak liman aramış; koca Kaanûnî (Muhibbî), aynı ses akvaryumuna Hurrem Sultân’ı koyarak, Nesîmî’ye nazîre döşenmişti:

“Celîs-i halvetim, vârum, habîbüm, mâh-ı tâbânum,

Enîsüm, mahremüm, vârum, güzeller içre sultânum.

Stanbul’um, Karamân’um, Diyâr-ı Milket-i Rûm’um,

Bedehşân’um, Kıpçâğ’um, Bağdâd’um, Horâsân’um.”

Nesîmî’nin derviş-meşrebliğine karşılık, Muhibbî’deki majeste duruşu, hemen öne çıkıyor. Sevdiği kadının vasıflarıyla Osmanlı coğrafyasının bölge ve şehir isimleri iç içe giriyor. Ülke ebâdında bir aşk tablosu, Muhteşem Süleymân’a da pek yakışıyor.

Avnî mahlâsını kullanan Fâtih Sultan Mehmed de, vaktiyle rahlesi önünde oturduğu hocalarından Ahmed Paşa’nın “ vay gönül “  nakâratlı meşhûr şiirine nazîre göndermişti.

Hem hünkâr olacaksın, hem de söz meydânında rakîb nâzı çekeceksin. Bunun, kibirden sıyrılmak dışında herhangi bir reçetesi yok.

Yirmi sekiz yıllık ömrünün tam yarısını Cihân Devleti’nin tâcını taşıyarak geçiren Sultan Birinci Ahmed Hân, kibir ve gurûrunu ayağının altında paspas yapanlar zümresine, kanat çırparak katılmıştır. Bahtî, Dünyâ’nın merkezindeki külliyenin bânîsine şâir sıfatı olmuştur:

“Bahtîyâ! Bendesi ol Dergeh-i Mevlânâ’nın,

Taht-ı mânî’de odur pâdişehi Devrân’ın.”

Siyâsî ve maddî âlemin pâdişâhlığı ile mânâ iklîminin pâdişâhlığı hiç yan yana konur mu? Delikanlı Ahmed Hân da koyamıyor ve Mevlânâ’ya kapılanma hevesiyle kaleme sarılıyor.

Sultanahmed Câmii’nin dağ heybetiyle oturtulduğu yer, Ayasofya gibi çetin bir rakîbin minderidir. Oradan alınan gâlibiyet bile, Bahtî’nin gurûr bahçesine tek ot ilâve edememiştir.

Ahmed Hân’ın bedbaht oğlu Genç Osman, Fârisî imzâsıyla, başına örülecek hâilenin kehânetine çıkmış, ıztırâb temrînine bakıyor;

“Câna kâr eyledi, güzel sitemin,

Olmadı zerrece bana keremin.”

Aynı sultan ferâseti, sanki Yedikule’deki âkıbeti gösteren dürbün misâli, şu beyite gizlenmiş:

“Niyyetüm hizmet idi saltanat u devletüme,

Çalışur hâsid ü bed-hah benüm nekbetüme.”

Tevâzû ile gayret ne kadar güzele omuz dayıyorsa; hasedle bed-hahlık da felâkete kapı aralıyor. İnsanın şânında, maalesef ikisi de yan yana, bir hizâda duruyor…

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: